Showing posts with label Kıbrıs. Show all posts
Showing posts with label Kıbrıs. Show all posts

Friday, 11 March 2022

Guterres: Kıbrıs sorununa çözüm çabaları imkansız hale gelebilir

BM Genel Sekreteri Guterres Güvenlik Konseyi’ne rapor sundu:

Guterres: Kıbrıs sorununa çözüm çabaları imkansız hale gelebilir 

Esra Aygın 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, iyi niyet misyonu ile ilgili BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda karşılıklı olarak kararlı adımların atılmaması durumunda Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulma çabalarının imkansız hale gelebileceği uyarısında bulundu. 

19 Haziran 2021 – 15 Aralık 2021 dönemini kapsayan raporda Guterres: “Endişe ile not ederim ki, bu son dönem içerisinde toplumların pozisyonlarının daha sabit hale geldiği ve birbirinden daha da uzaklaştığı görülüyor” dedi ve geçen zamanın Kıbrıs’ta karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunması çabalarını zorlaştırdığını vurguladı. 

Genel Sekreter, liderlerden geleceğe daha pragmatist bakmalarını isteyerek: 

Çözümsüzlük tüm Kıbrıslılar için olumsuz sonuçlar doğurur 

“Siyaseten herhangi bir gelişmenin olmaması tüm Kıbrıslılar için önemli olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Tüm taraflara sürece yardımcı olmayacak eylemlerden kaçınmaları ve diyalog yolu ile çözüm aramaları çağrısında bulunuyorum. Kararlı adımların atılmaması durumunda Kıbrıs ve çevresindeki dinamikler ve seçim takvimleri, Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulma çabalarını imkansız hale getirebilir” dedi. 

Taraflara esnek olmaları ve sağlam siyasi irade ortaya koymaları çağrısında bulunan Guterres, raporuna, “Taraflara anlamlı barış müzakerelerinin yeniden başlaması için ortak bir zemin bulmak adına yapıcı bir şekilde çalışmaya davet ederim” diye devam etti. 

BM temsilcisinin rolü ve görevi konusunda görüş birliği yok 

Atanması öngörülen BM temsilcisinin, ortak zemin bulma çalışmasının başını çekerek sürece kritik bir destek teşkil edebileceğini belirten Genel Sekreter, tarafların temsilcinin rolü ve görevi ile ilgili farklı görüşlere sahip olduğunu, bu yöndeki çabanın devam ettiğini söyledi. 

Guterres garantör güçlere de, Kıbrıs sorunun çözümü ve tüm Kıbrıslılara barış ve refah getirme çabalarını desteklemek için ellerinden geleni yapmaları çağrısında bulundu. 

Anlaşmaya olan inanç düşmekte 

BM Genel Sekreteri, raporlama dönemi içerisinde, Kıbrıs’ta müzakere edilmiş bir anlaşmaya varılacağına olan inancın düşmeye devam ettiğini ve her iki toplumun da herhangi bir ilerleme sağlanabileceği yönündeki şüphesinin arttığını belirtti.  

“Maraş’taki gelişmelerden endişeliyim”

Özellikle kapalı Maraş’ta atılan belli adımların hem iki taraf hem de iki toplum arasındaki güvensizliği artırdığına dikkat çeken Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’nin kapalı Maraş ile ilgili açıklama ve adımları kınamış olduğunu hatırlattı ve “Kapalı Maraş ile ilgili gelişmeler konusundaki endişemi tekrar ederim. Birleşmiş Milletler’in Maraş ile ilgili pozisyonunda hiçbir değişiklik yoktur” dedi. Guterres bu konudaki Güvenlik Konseyi kararlarını da hatırlatarak bu kararlara tümüyle uyulmasının öneminin altını çizdi. 

Teknik Komitelerde ilerleme yok

Kültürel Miras, Yayıncılık ve Telekomünikasyon, ve Sağlık Teknik Komitesi dışındaki komitelerin herhangi bir ilerleme kaydedememiş olduğuna dair endişelerini belirten Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin liderlere, komitelere, işlerini yapmaları önündeki engelleri kaldırmak ve etkin şekilde faaliyet göstermelerini sağlamak için gerekli siyasi desteği vermeleri çağrısında bulunmuş olduğunu hatırlattı. 

Özlü görüşmelerin olmayışının ve tarafların Kıbrıs sorunu ile ilgili pozisyonları arasındaki farkın teknik komitelerin çalışmalarını da etkilemeye başlamış olduğunu vurgulayan Guterres, komitelerin çalışmaları ile ilgili - aynı Kıbrıs sorununda olduğu gibi - ortak bir zemin olmadığına dikkat çekti. 

Guterres özellikle, Güvenlik Konseyi’nin, barış önündeki engelleri ele almak adına, okul kitapları da dahil okul materyallerinin ortak şekilde gözden geçirilmesi çağrısı ile ilgili herhangi bir gelişmenin yaşanmamış olmasının altını çizdi ve bunu “üzücü” olarak nitelendirdi. 

“Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk liderleri ve onların temsilcilerini güven yaratıcı önlemler üzerinde bir arada çalışmaya ve teknik komitelerin çalışmalarını canlandırmaya davet ederim” diyen Genel Sekreter, liderlerden ter terminoloji de dahil mevcut zorlukları aşarak tüm komitelere pratik ve siyasi destek vermeleri çağrısında bulundu. 

Kıbrıs ve etrafındaki gerginlik endişe verici 

Hidrokarbon araştırmaları ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları konusundaki anlaşmazlık ile Yunanistan ile Türkiye arasında yükselen tansiyonun bölgedeki gerginliği artırdığına dikkat çeken Guterres:

“Kıbrıs içerisinde, çevresinde ve Doğu Akdeniz bölgesinde yükselmekte olan gerginlik beni endişelendirmektedir. Kıbrıs ve çevresindeki doğal kaynaklar her iki toplumun da faydasına olacak şekilde kullanılmalıdır ve tarafların Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir ve kalıcı bir çözüm bulması için güçlü bir nedendir” dedi. 

Guterres tüm taraflara bu konuda itidal çağrısı yaptı ve gerginliğin azaltılması için ciddi çabaların sarf edilmesi çağrısında bulundu. 

AB Dijital COVID Sertifikası 

Kıbrıslı Türklerin AB Dijital COVID Sertifikasına tam ve eşit erişimi konusundaki önemli zorlukların devam etmekte olduğunu vurgulayan Genel Sekreter, bu konunun bir öncelik olarak ele alınması ve daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini belirtti. 

Ekonomik uçurum zarar verir

İki tarafın ekonomileri arasındaki uçurumun geçmişte elde edilmiş olan önemli yakınlaşmalara zarar verebileceğini belirten Guterres, toplumlar arasında daha fazla ekonomik ilişki ve daha fazla ada-içi ticaretin teşvik edilmesi gerektiğini vurguladı.

Müzakere heyetlerinin yüzde 30’u kadın olmalı 

Kadınların anlaşmazlıkların çözümlenmesi ve barış süreçlerine karar verici seviyelerde katılımlarının sağlanması için çağrı yapan Guterres, bu konudaki Güvenlik Konseyi kararlarını hatırlattı ve taraflardan, bundan sonraki müzakere heyetlerinin yüzde 30’unu kadınların oluşturmasını temin etmelerini istedi. 

Son olarak, liderlerden, iki toplum arasındaki temas ve işbirliğini cesaretlendirmelerini isteyen Guterres, liderlerin, müzakere süreci yeniden başladığında kadınları, azınlıkları, gençleri ve engellileri de içine alan daha kapsayıcı bir barış süreci inşa etmeleri gerektiğinin altını çizdi. 


https://www.yeniduzen.com/guterres-kibris-sorununa-cozum-cabalari-imkansiz-hale-gelebilir-148228h.htm


Çözümsüzlük sahada yeni olgular yaratıyor

 

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü ile ilgili raporunu Güvenlik Konseyi’ne sundu: 

Çözümsüzlük sahada yeni olgular yaratıyor

Esra Aygın 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü ile ilgili BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, resmi müzakerelere başlamak konusunda herhangi bir ilerlemenin olmamasının sahada yeni olguların yaratılmasına zemin hazırladığını vurguladı. Guterres, bu olguların, diğer tarafça ‘provokatif’ olarak görülen eylemler olduğunu belirtti. 

19 Haziran 2021 – 15 Aralık 2021 dönemini kapsayan raporda, Genel Sekreter, söz konusu dönem içerisinde siyasi gerginlikler ve güvensizliğin önemli güven yaratıcı önlemlerin de uygulanmasını engellediğine dikkat çekti. 

Gerilimi tırmandırma politikası 

Raporlama dönemi içerisinde, UNFICYP’in sahada önemli ihlallerle karşılaşmış olduğunu söyleyen Guterres, “Bu trend, taraflar arasında halihazırda var olan zor ortamı daha da kötüleştirecek sistematik bir gerilimi tırmandırma politikasına dönüşebilir,” uyarısında bulundu. 

Guterres, Kıbrıslı Türklerin bazı geçiş noktalarında ve özellikle de Derinya’da kötü muamele gördüğü iddialarına da değindi. 

Geçiş noktalarındaki kısıtlamaların kaldırılmış olmasının, iki toplum arasında anlamlı bir etkileşime neden olmadığına dikkat çeken Guterres, “Toplumlar birbirlerinden uzak ve kendi taraflarındaki iç konulara odaklıdır. Geçen zaman ve toplumların birbirlerinden daha da uzaklaşması riski karşısında Kıbrıslıların günlük hayatını etkileyen konularda güven artırıcı faaliyetler ve iş birliğinin desteklenmesi gerekmektedir” dedi. 

Guterres, toplumlar arasında daha yakın iş birliğini teşvik etmeye çalışan yerel ve uluslararası aktörlerin, kuzeyin statüsü ile alakalı engellerle ve “tanıma” endişeleri ile karşılaştıklarının altını çizdi. Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs politikası devam ettiği ve Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki kararları orada olduğu sürece tanıma ile ilgili endişelerin daha fazla işbirliğinin önünde bir engel teşkil etmemesi gerektiğini vurguladı. 

Ara bölgede izinsiz faaliyetler 

Ara bölgenin her iki tarafça izinsiz inşaat çalışmaları ile ihlal edilmiş olduğunun altını çizen Guterres, bunun taraflar arasındaki gerginliği tırmandırdığına dikkat çekti. “Hem bireysel, hem de asker de dahil iki tarafın otoritelerince yapılan inşaat çalışmaları karşılıklı tepkilere neden oldu,” diyen Guterres, söz konusu inşaat çalışmalarının BM’nin ara bölge sınırlandırmasını ve UNFICYP’in yetkilerini de göz ardı ettiğini belirtti. Genel Sekreter, her iki tarafa BM’nin ara bölge sınırlandırmasına saygı göstermeleri çağrısında bulundu. 

Güney ateşkes hattına paralel çekilen 12,009 metrelik dikenli telin yüzde 85’inin ara bölge içerisinde olduğunu vurgulayan Guterres, bu telin kaldırılmasına yönelik çağrıların cevapsız kaldığını ve telin BM’nin devriye yolunu 11 noktada kesmekte olduğunu belirtti. 

Guterres, “İzinsiz yapılar UNFICYP’in ana endişelerinden biridir, çünkü kalıcı bir ihlal teşkil etmektedirler ve diğer taraf da bunları saldırı olarak görmektedir,” ifadelerini kullandı. 

Güvenlik Konseyi’nin ara bölgedeki tüm izinsiz yapıların kaldırılması talebini hatırlatan Guterres, her iki tarafa ateşkes hattı içinde ve boyunca, izinsiz askeri ve sivil faaliyetleri engelleme çağrısı yaptı. 

Genel Sekreter, ara bölgenin her iki tarafındaki gözetleme teknolojisinin geliştirilmesine de değinerek, bunun UNFICYP’e danışılmadan yapıldığının altını çizdi. 

Maraş endişe kaynağı

Kapalı Maraş’taki gelişmeler ile ilgili duyduğu endişeyi ortaya koyan Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki kararına rağmen, Maraş’taki uygulamalardan geri dönülmediğini belirtti. 

Temmuz 2021’de Maraş’ın yüzde 3.5’inin askeri statüsünün kaldırılacağı açıklamasının ardından sahada, bitkilerin temizlenmesi dışında önemli bir değişiklik gözlemlenmediğini de sözlerine ekleyen Guterres, diğer noktalarda ufak çaplı altyapı çalışmaları (elektrik, yol asfaltlama, kapalı devre televizyon kameralarının yerleştirilmesi, sokak lambaları vs) gibi çalışmaların yapıldığını belirtti. 

Maraş’ın halka açık kısımlarına çok miktarda ziyaretçi geldiğini, birden fazla kez UNFICYP’in gözetleme noktalarının ihlal edildiğini, bu nedenle UNFICYP’in iki gözlem noktasının etrafına çit çektiğini söyleyen Guterres, bu nedenle, Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri ile birkaç haftalık bir gerginlik yaşandığını not etti. 

Guterres, “UNFICYP Maraş Konusunda Güvenlik Konseyi kararları ile hareket etmektedir ve misyon kapalı şehirdeki gelişmelerle ilgili endişelerini tekrar tekrar iletmiştir. BM Maraş’taki durumdan Türkiye Hükümetini sorumlu tutmaktadır” dedi. 

Maraş ve Strovilya’da BM’nin hareket özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar konusunda bir gelişme yaşanmadığına dikkat çeken Guterres, Strovilya’da Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerine ait noktada gereğinden çok asker bulunduğunun da altını çizdi. 

Ateşkes hattındaki askeri varlık artıyor 

Raporlama döneminde karşılıklı kuvvetler arasındaki askeri gerginliğin düşük olduğunu ancak askeri varlığın ve faaliyetin artırılması çalışmalarının iki tarafta da devam ettiğini belirten Guterres, nicelik olarak daha az askeri ihlal yaşansa da, bu ihlaller daha ciddi ihlallerdi, dedi. 

Guterres, “Her iki tarafta da ek gözetim ekipmanlarının yerleştirilmesi, gözetleme noktalarının geliştirilmesi ve ara bölgeye yakın tatbikatların yapılması gibi, ateşkes hattının güçlendirilmesi faaliyetleri devam etti” dedi. 

Genel Sekreter, ateşkes hatlarındaki gözetleme kapasitesinin artırılmasının nedeni olarak mülteci ve düzensiz göçmenlerin gösterildiğini belirtti ve UNFICYP’in gözetleme noktalarındaki gözetleme teknolojisine, ancak aynı bölgedeki askeri personelin azaltılması halinde tolere edebileceğini vurguladı. 

Düzensiz göç ve sığınmacıların kuzeyden güneye yasadışı geçişlerinin, iki taraf arasında gerginlik konusu olmaya devam ettiğinin altını çizen Guterres, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yapılan iltica başvurularında geçtiğimiz yıl önemli bir artış yaşanmış olsa bile, bu sayı 2019’daki sayının altındadır” dedi.  Guterres “Ekim ayı sonuna kadar 10,508 kişi iltica başvurusunda bulunmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti, iltica başvurusunda bulunanların %80’inin ara bölgeden geçmiş olduğunu söylemektedir,” dedi. 

Doğrudan temas mekanizması 

Askerin birbiri ile doğrudan temas edebilmesi için bir mekanizmanın kurulması ile ilgili Güvenlik Konseyi çağrısına rağmen, bu konuda herhangi bir karar alınamadığını belirten Guterres, bu mekanizmanın kurulmasına her iki taraftan da engeller konulduğunu belirtti. Guterres, “Güney bu mekanizmada sadece Türk askerinin bulunmasını talep ederken, kuzey bu mekanizmada sadece Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerinin yer almasını istemektedir,” dedi. 

Böylesi bir mekanizmanın, tarafların ara bölge ve etrafındaki günlük gerginlikleri çözmesini sağlayacağını vurgulayan Guterres,  taraflardan, diğer askeri güven yaratıcı önlemlerin yanı sıra, bu mekanizma ile ilgili öneriyi ele almalarını rica etti. 

Mayınlar

29 şüpheli tehlikeli alanın mayınlardan temizlenmesi için herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini belirten Genel Sekreter, Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri’nin bu konuyu tartışmak için potansiyel bir istek göstermiş olduğunu ancak Milli Muhafız Ordusu’nun bunu tartışmak istemediğini söyledi. 

Pile’de yasadışı faaliyetler artıyor 

Genel Sekreter Guterres, Pile’de son altı ayda yasadışı kumarın arttığını belirterek, “bölgede yasadışı faaliyetlerdeki artış her iki tarafı da endişelendirmektedir” dedi. Guterres “BM yardımı ile bu konunun nasıl ele alınması gerektiği ile ilgili bir plan ortaya konmaya çalışılmaktadır. Tarafları, en kısa zamanda, bu durumu ele almak için etkin yöntemler bulmaları konusunda cesaretlendiririm,” diye devam etti. 

Pandeminin özellikle Kıbrıs Türk toplumunda yarattığı sosyo-ekonomik etkinin iki tarafın ekonomileri arasındaki uçurumu artıracağından endişe duyduğunu belirten Guterres, bunun da ara bölge üzerinden kaçakçılığı artırabileceğini belirtti. 

Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’ne, UNFICYP’in görev süresinin altı ay daha uzatılması tavsiyesinde bulundu. 

https://www.yeniduzen.com/cozumsuzluk-sahada-yeni-olgular-yaratiyor-148254h.htm


Thursday, 17 September 2020

Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir

 Esra Aygin 

 

Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakınlığıyla bilinen Türkiyeli bir gazeteci, tam da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki dünyaca ünlü Ayasofya’yı[1] yeniden müzeden camiye dönüştürdüğü gün, sosyal medya üzerinden “Ayasofya tamam! Sırada Maraş var!” şeklinde bir paylaşımda bulundu.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan Maraş, Kıbrıslı Rum sakinlerinin, Türkiye ordusunun ilerleyişinden kaçtığı 1974 yılından bu yana askeri yasak bölge olarak kapatılmış bir kent. Maraş, aynı zamanda, adadaki kapsamlı bir federal çözüm çerçevesinde, müstakbel Kıbrıs Rum kurucu devletinin kontrolünde, önceki yasal Kıbrıslı Rum sakinlerine iade edilecek yerler arasında da bulunuyor. Ancak Türkiye, son zamanlarda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yasaklayıcı kararlarına rağmen[2] Maraş’ın Kıbrıslı Türklerin kontrolünde açılmasına dair planlarını ilan ediyor.

 

Bir zamanlar turistlerin akın ettiği gözde uğrak yerlerinden biri olan, ama şimdilerde ise güzelim turkuaz sular boyunca sıralanan terkedilmiş vaziyetteki cansız otellerin simgelediği Maraş’ta, Türkiye’nin, kentin eski ve meşru Kıbrıslı Rum sakinleri yerine büyük sermayeyi davet edeceğine dair endişeler bulunuyor.

 

Bu endişeler mesnetsiz olmaktan uzak; zira Kıbrıslı Türklerin dini vakfı olan Evkaf, terk edilmiş kentteki mülklerin büyük bir kısmının maliki olduğunu çoktan iddia etmiş durumda. Bu İslami vakıf, tam sayfa gazete ilanları vererek ve videolar yayımlayarak, Maraş hakkında kampanyalar ve lobi faaliyetleri yürütüyor.

 

Türkiyeli gazetecinin Maraş’ın açılması konusundaki bu cüretkar beyanı, kışkırtıcı olduğu kadar sembolik bir öneme de sahipti. Nitekim bu beyan, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde giderek genişleyen ve bazılarının adadaki taksimi daimi bir hale getireceğinden korktuğu gaspını da ortaya koyuyordu.

 

Birleşmiş Milletler önderliğindeki uluslararası toplum, neredeyse 60 yılı bulan bir süredir, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir federal çözüm bulabilmek ve Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumları arasında bölünmüş olan adanın yeniden birleştirilmesi için çaba sarf ediyor. Ancak on yıllarca süren müzakereler, yedi BM Genel-Sekreteri, sayısız plan, başarısızlığa uğramış halkoylamaları ve yine çok yakın bir geçmişte sonuçsuz kalan uluslararası bir konferansın ardından, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü hala devam ediyor.

 

Kıbrıs’ın birleştirilmesine yönelik görüşmelerdeki son tur olan ve İsviçre’deki Crans-Montana’da Temmuz 2017 tarihinde toplanan uluslararası konferans da sonuçsuz kaldı. Kıbrıs konulu bu konferanstan sonra, barış sürecini çevreleyen iklim ciddi bir şekilde bozuldu ve hem Kıbrıs’ta yaşanan hem de Kıbrıs’a ilişkin olan bir dizi gelişmelerle birlikte federal çözüm olasılığı giderek daha da erişilemez bir hale geldi. Çok sayıda kişi, bu gelişmelerin Kıbrıs’ı geri dönüşü olmayacak daimi bir taksime sürükleyebileceğinden endişe ediyor.

 

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Crans-Montana’daki görüşmelerin başarısızlığa uğramasının hemen ardından gazetecilere yapmış olduğu açıklamada, Kıbrıs’ın, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının siyasi eşitliği temelinde iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon çerçevesinde yeniden birleşmesini öngören kırk yıllık BM parametrelerinin artık uygulanamaz hale geldiğini ifade etti. Bu beyan, Türkiye’nin artık alternatif çözüm arayışları aramaya başlayabileceğine de işaret ediyordu.

 

Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ise Crans-Montana’dan bu yana alternatif yaklaşımların gerekli olabileceğini üstü kapalı olarak ima etmişti. Anastasiades, Ekim 2018 tarihinde tarifini yapmadığı “gevşek federasyon” ve hatta konfederasyon fikrini dile getirmişti. Anastasiades’in siyasi muhalifleri ise, kendisinin iki devletli bir çözüm üzerinde düşündüğü iddiasını ortaya atmıştı. Anastasiades, ayrıca, federal bir çözüm hedefinden vazgeçtiği gerekçesiyle özellikle de sol görüşlü AKEL partisi liderliğince topa tutulmuştu. Öte yandan bazı Kıbrıslı Türkler ise Anastasiades’in ademi merkeziyetçi bir federasyon önerisini, federal bir çözüm ile kazanılmaya çalışılan siyasi eşitliği Kıbrıslı Türklere vermekten kaçınmanın bir yolu olarak değerlendiriyor.

 

Öte yandan, Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ve Türkiyeli Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, fiili olarak daimi taksim anlamına gelebilecek iki devletli çözümün de aralarında bulunduğu yeni fikirleri görüşmek için ilki Kıbrıs Konferansı esnasında Crans-Montana’da olmak üzere birçok kez bir araya geldikleri ortaya çıktı.

 

İşin aslında bakılacak olursa, Kıbrıslı Rum liderliği, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumları arasında iktidarın eşit bir şekilde paylaşılacağı iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyonun kurulması için mevcut statükodan feragat etmeye pek de hazır görünmüyor. Dahası, Kıbrıslı Rum liderliğinin, kendi cumhuriyetinin sahip olduğu hukuki, siyasi ve iktisadi üstünlüğünden gayet memnun olduğu ve bu statüden, sayıca daha az bir toplum ile gerçek anlamda bir güç paylaşımında bulunmak için vazgeçmeye niyetli olmadığı da anlaşılıyor. Kıbrıslı Türklerle iktidar paylaşımı yönünde bir anlaşma olması durumunda ise Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler vasıtasıyla federal Kıbrıs’ın işleyişine karışacağına dair endişeler de bulunuyor.

 

Eski Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, 2017 senesinde, “Kıbrıslı Rumların nazarında, Kıbrıslı Türklere siyasi eşitlik verilmesini kabul etmek, ellerindeki güçten vazgeçmek anlamına geliyor. Ancak eksik olan şey” bir anlaşmaya varılması için “her iki taraf için de gerçek manada teşvik edici bir unsurun olmayışıdır. Hiçbir Kıbrıslı Rum liderin de bir anlaşma için seçmenlerinin desteğini asla alamayacağı ortadadır. Statüko, Güney için ziyadesiyle konforludur” şeklindeki görüşünü ifade etmişti.[3]

 

Öte yandan, görüşmelerin sonuçsuz kalması, ileri sürdükleri bir çözümün, yani fiili bir taksimin, zaten uzun bir süredir ortada olduğunu savunan Türklerin ve Kıbrıslı Türklerin elini de güçlendirdi. Bu görüşün taraftarları, uluslararası alanda bir tanınmanın gerçekleşmesi halinde her iki “devletin” de ilişkileri normalleştirip yollarına devam edebileceklerini iddia ediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ise federasyona dair ısrarından ötürü giderek artan bir şekilde yalnızlaştırılırken, bu durum, Akıncı’nın Türkiye ile olan ilişkilerine de onanmaz bir şekilde zarar verdi.

 

Çavuşoğlu, Nisan 2018 tarihinde Kıbrıs’a gerçekleştirdiği bir ziyarette, Kıbrıs için iki devletli bir çözümü masaya koyduğunda, Akıncı, federasyon dışındaki herhangi bir çözüm modeline bakmaktansa istifa edeceği yanıtını vermişti. Çavuşoğlu da daha sonraları, federasyon modelini, Kıbrıslı Türk liderin “şahsi görüşü” olarak nitelemişti.

 

Kıbrıslı Türk lideri ve Ankara arasındaki çözümün mahiyetine ilişkin olarak yaşanan bu uyuşmazlık, bu yılın başlarında, Akıncı’nın, Britanya’da çıkan bir gazete olan The Guardian tarafından yöneltilen ve Türkiye’nin adanın kuzeyini ilhak etme olasılığına dair soruya, “bunun korkunç bir senaryo”[4] olacağı şeklinde bir cevap vermesinin ardından daha da kötüleşti. Kıbrıslı Türk lider Türkiyeli yetkililer tarafından acımasızca eleştirildi ve hatta bazılarına göre tehdit edildi.

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Akıncı’nın açıklamalarını “son derece talihsiz” olarak nitelendirirken, Çavuşoğlu, Akıncı’nın “güvenilmez” olduğunu söyleyerek, onu “terörü desteklemekle” suçladı. Türkiyeli Cumhurbaşkanı Yardımcı Fuat Oktay, Akıncı’nın tavrına “müsamaha gösterilmeyeceğini” belirtirken, Erdoğan’ın başdanışmanı Yiğit Bulut ise Kıbrıs’ta bir oldu bittiye karşı kanlarının “son damlasına kadar mücadele edeceklerini” yazdı. Akıncı hakkında yapılan diğer açıklamalar arasında “Kıbrıs’a gidip Akıncı’nın kazanmaması için çalışmalarda bulunma” ve Akıncı’nın “PKK liderlerinden biri gibi patlatılması” şeklinde çağrılar da yer alıyordu. AKP’nin kıdemli yetkililerinden Metin Yavuz da Akıncı’nın “lider olmadan önce adam olması gerektiğini” söyleyerek, “Eğer bizler olmasaydık, sen değil Cumhurbaşkanı olmak, çöpçü bile olamazdın” dedi.

 

Tüm bu saldırılara ve süregelen baskılara rağmen, Kıbrıslı Türk liderliği için 11 Ekim’de yapılacak olan seçimlerde ikinci bir dönem için adaylığını koyacak olan Akıncı geri adım atmayarak halkın yanıtını seçim sandığında vereceğini ifade etti.

 

Ankara ve görünen o ki Anastasiades’in, kendilerini federal çözüm çerçevesi dışında bir yere konumlandırmasıyla birlikte, Ankara, Akıncı’yı iki devletli bir çözüm politikasının izlenmesinin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Nitekim sonraları, Ankara’nın Akıncı’dan kurtulmak amacıyla Ağustos ayı başlarında Kıbrıslı Türk sağ partilerini, Kıbrıslı Türk lidere karşı yarışacak ortak bir aday üzerine uzlaşmalarına teşvik etmek için davet ettiği ortaya çıktı. Ancak şimdiye dek bu konu üzerinde bir uzlaşmaya varılamadığı gibi, Akıncı da yapılan anketlerde önde görünüyor.

 

Türkiye’nin artan etkisi

 

2017 yılındaki sonuçsuz kalan son görüşmelerden bu yana, Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler üzerindeki kültürel ve dini hegemonyası giderek arttı ve bu durum, yeniden birleşmeye dair beklentileri daha da karmaşık bir hale getirdi. Erdoğan yönetimi bir yanda Türkiye’deki gücünü pekiştirirken, Kıbrıs’ın kuzeyi de Türkiye kökenli kişilere vatandaşlık verilmesi yönünde daha fazla baskıya, Kıbrıslı Türk gençlere ne şekilde eğitim verileceğine müdahale eden daha çok sayıda hamlelere, ifade hürriyetine dönük artan tehditlere ve yasaların değiştirilmesi hususunda daha fazla dayatmalara maruz kaldı. Adanın her yerinde daha büyük camiler inşa edildi ve Kıbrıslı Türk makamlarından gerekli izinler alınmaksızın hukuka aykırı bir şekilde açılan Kuran kurslarının sayısı da hızla arttı.

 

Dünyadaki en liberal Müslümanlar arasında yer alan ve geleneksel olarak İslam’ın oldukça barışçıl ve ılımlı bir yorumunu takip eden Kıbrıslı Türkler, durmaksızın artan Türk baskısı olarak tarif ettikleri bu durum karşısında giderek artan bir huzursuzluk duyuyor.

 

Kıbrıslı Türkler, artan sayıdaki çok daha büyük camiler ile yasa dışı Kuran kurslarının yanı sıra daha fazla sayıda dini okulların kurulmasına dönük planlar ile ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu kılınması için yapılan baskılar, erkek ve kız çocuklarının birbirlerinden ayrı yerlerde tutulduğu gençlik kampları, otellerde haremlik ve selamlık olarak ayrılan eğlence alanları, Türkiye’den gönderilen daha muhafazakar imam ve din kültürü öğretmenleri ve Kıbrıslı Türklerin eğitim sistemini ve müfredatını kontrol altına almaya yönelik girişimlerden ötürü de kendilerini tehdit altında hissediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk yönetimi üzerindeki, Türkiye’den gelen ve sayıları giderek artan kişilere vatandaşlık verilmesi konusunda süregelen baskı ve Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki değişen nüfus yapısı da ciddi kaygılara neden oluyor. Türkiye vatandaşlarının sayısındaki bu artış, adadan ayrılan Kıbrıslı Türklerin sayısındaki artış ile bir araya geldiğinde, bu vaziyet, yakın bir gelecekte Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarında azınlık olarak kalmaları sonucunu doğurabilir. Kesin sayının ne olduğu tartışmalı olsa da yapılan araştırmalar, herhangi bir zamanda Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplam 400 bin kişilik nüfusun yarısının Türkiye vatandaşı olabileceğine işaret ediyor. Diğer yabancı yerleşiklerin bu sayıya dahil edilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türkler azınlıkta kalıyor.[5] Nüfus yapısındaki bu değişim, Kıbrıslı Türklerin uzun vadedeki varoluşları ve kimlikleriyle ilgili soruları gündeme getirmenin yanı sıra Kıbrıs konusundaki bir çözümün mahiyetinin değiştirilmesi riskini de taşıyor.

 

Aralık 2019 tarihinde, Türkiye’deki basında, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde bir deniz üssü kurmayı planladığı haberlerine yer verildi. Bu haberlere göre, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı bir uzman ekip, üs için bölgede yer analizine dönük keşif çalışmalarında bulundu. Bu planlar arasında yeni askeri bölgeler ile deniz tesislerinin inşa edilmesi de yer alıyor. Türkiye, ayrıca, önceleri, Kıbrıs’ın kuzeyinde, Doğu Akdeniz’de faaliyet gösterecek insansız hava araçları için bir havalimanını da kullanmaya başlamıştı.

 

2004 yılında Annan Planı’nın başarısızlığa uğramasından sonra başlayan ve bugüne dek devam eden hızlı inşaat ve kalkınma da adadaki federal çözümü giderek artan bir derece karmaşıklaştıran bir diğer unsur. 1963’teki etnik çatışmalar ile 1974 senesindeki taksimin neticesinde, kuzeyde yaşayan 150 binden fazla Kıbrıslı Rum, arkalarında 1.350 milyon dönüm (551.844.058 m2)—ki bu sayı, kuzeydeki tüm özel mülklerin yüzde 80’ine tekabül ediyor—bırakarak güneye kaçmak zorunda kaldı. O dönemde güneyde yaşayan 50 bin kadar Kıbrıslı Türk ise kuzeye kaçtı. Şimdilerde devasa oteller ve kumarhaneler sahil boyunca birbirleri ardında uzanırken esasen Kıbrıslı Rumlara ait olan ve önceleri boş durumda olan araziler üzerinde benzer büyüklükte ev, üniversite ve gece kulüplerinin inşasına devam ediliyor. Fiziksel çevredeki bu değişikliğin, mülkiyet sorununun eski hale iade, tazminat ya da takas yoluyla çözülmesini gerektiren federal bir çözümü çok daha çetrefil bir hale getireceğine hiç kuşku yok. Nitekim bir yanda inşaatlar devam ederken, diğer yanda ise federal bir çözüme ulaşılması durumunda Kıbrıslı Rumlara iade edilecek ya da bu kişilerle takas edilebilecek eldeki boş arazilerin sayısı da giderek azalıyor.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması, Türkiye’den kontrolsüz olarak gerçekleştirilen nüfus nakli, Kıbrıslı Türklerin yaşamlarının her alanındaki baskılar—ki son kertede hayatta kalabilmek adına uyum göstermek zorunda kalacaklar—ve hayati nitelikteki tüm sektörleri ele geçirip, elde kalan boş arazilerin tümünü dolduran Türkiye sermayesiyle birlikte çok yakında tamamlanmış olacak.

 

Kuzeyin demografik, iktisadi, siyasi, dini, sosyal ve kültürel yapısının dizginleri boşanmış ve baş döndürücü bir hızla tahrif edilmesine ilaveten, Ocak 2018 tarihinde meydana gelen bir başka olay da günümüz Türkiye’sini simgeler hale gelen ifade özgürlüğü ve diğer temel hak ve hürriyetlere karşı hoşgörüsüzlüğün, Kıbrıs’ın kuzeyine de sirayet etmesinden çekinen Kıbrıslı Türkler için özellikle endişe vericiydi.

 

Kıbrıslı Türk gazetesi olan Afrika’nın, Ocak 2018 tarihinde, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak gerçekleştirdiği harekatı “Türkiye’den bir işgal harekatı daha” şeklinde nitelendirmesinin ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’deki “kardeşlerine” gazeteye gereken cevabı vermeleri çağrısında bulundu. Yapılan bu çağrı üzerine çoğunluğu Türkiye kökenli olan yüzlerce gösterici, Afrika gazetesinin ofisini basarak binanın camlarını kırıp, taşlar ve demir çubuklar atarak gazetenin genel yayın yönetmenini de tehdit etti.

 

Sonuç

 

Kıbrıs’taki tüm bu gelişmeler, Kıbrıs ile Doğu Akdeniz bölgesindeki ve etrafındaki değişen dinamiklerle bir araya geldiğinde, federal bir çözümün sağlanması ihtimalini giderek daha ulaşılmaz kılıyor. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerinin tüm zamanların en düşük seviyesinde seyretmesi ve Kıbrıs açıklarındaki sularda gerçekleştirilen hidrokarbon arama faaliyetleri nedeniyle yaşanan gerilim de iyimser olmak için geriye çok az sebep bırakıyor.

 

Bu durum, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin “Kıbrıs halkı, bu kez farklı olacağını bilmeyi hak ediyor” ifadesine yer verdiği ve BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu 14 Kasım 2019 tarihli raporunda da tekrar edildi.[6]

 

Yine bu noktada, BM Genel Sekreteri Guterres’in görüşmelerin yeniden başlatılmasına ilişkin süregelen çabalarına ve BM Güvenlik Konseyi’nin, BM nezaretinde bir çözüme ulaşılması için taraflara ve ilgili tüm katılımcılara birçok kez yapmış olduğu siyasi irade ve taahhütlerini yineleme çağrılarına rağmen, federal çözüm için anlamlı bir sürecin yakın bir zaman içinde başlayabileceğine dair göstergelerin olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Guterres, Haziran 2018 tarihinde kıdemli bir BM görevlisi olan Jane Holl Lute’yi iki Kıbrıslı lider ve Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya’dan oluşan üç garantör devlet ile görüşmelerin BM himayesinde yeniden canlandırılması için gerekli şartların bulunup bulunmadığı hususunda görüş alışverişinde bulunması için görevlendirmişti. Lute’nin, şartların mevcut olması halinde, Guterres tarafından 2017 yılında önerilen çerçeveyi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderlerin önceki tarihli “yakınlaşmaları” ve görüşmelerin ne şekilde ilerleyeceğine dair teklif edilen yol haritasını da ihtiva edecek bir “şartname” kaleme alması gerekiyordu.

 

Ancak Lute tarafından gerçekleştirilen çok sayıda istişare, maalesef şartname konusunda bir uzlaşıya varılmasını sağlayamadı. Ekim ayında yapılacak seçimleri Akıncı’nın kazanması halinde görüşmelerin yeniden başlatılması konusunda küçük de olsa bir şans var. Zira aksi bir durumda, görüşmelerin süresiz olarak askıya alınmış bir halde kalması kuvvetle muhtemel gözüküyor.

 

55 yıldır siyasi olarak ayrı düşmüş bir halk ve 45 yıldır da fiziksel olarak ayrılmış bir ülke olan Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir. Federal bir çözümün olmadığı bir durumda Kıbrıs’ın kuzey kesimi hızlı bir şekilde Türkiye ile kaynaşıp/çözülecek ve bu da adada fiilen daimi bir taksim anlamına gelecektir.

 

 

 

 

[1] UNESCO Dünya Mirası listesinde olan bu eser, altıncı yüzyılda Bizans İmparatorluğu döneminde bir kilise olarak inşa edilmiş, Osmanlıların İstanbul’u 1453 yılında fethetmesinin ardından camiye dönüştürülmüştü ve müze olarak açıldığı 1935 yılından beri tüm inançlardaki ziyaretçilere açıktı. Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, dünya çapında Hristiyanlar ile çok sayıda akademik ve korumaya yönelik çalışmalarda bulunan camiada kızgınlık ve şaşkınlığa neden olmuştu. Bu adım, aynı zamanda NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin de artmasına sebebiyet verdi.

 

[2] BM Güvenlik Konseyi’nin 1984 tarihli ve 550 sayılı kararı “Maraş’ın herhangi bir bölümüne kendi sakinleri dışındaki kişilerin yerleştirilmesine yönelik çabaları kabul edilemez olarak nitelemekte ve bu bölgenin Birleşmiş Milletler idaresine devredilmesi çağrısında bulunmaktadır.”

BM Güvenlik Konseyi’nin 1992 tarihli ve 789 sayılı kararı “1984 tarihli ve 550 sayılı kararın uygulanması maksadıyla, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kontrolü altında bulunan alanın, Maraş’ı da içine alacak şekilde teşmil edilmesi” çağrısında bulunmaktadır.

Kapatılmış durumdaki kentin açılmasına yönelik yeni hamleler üzerinde, BM Güvenlik Konseyi, 9 Ekim 2019 tarihinde Maraş meselesini kapalı bir oturumda ele aldı ve sonrasında da bir basın açıklaması yayımladı. Konsey, açıklamasında önceki Güvenlik Konseyi kararlarında yer verildiği şekliyle Maraş’ın statüsünün önemi hatırlatarak Maraş’la ilgili olarak bu kararlar doğrultusunda olmayan herhangi bir eylemde bulunulmaması gerektiğini teyit etti ve Konsey kararlarının uygulanmasının önemini vurguladı.

 

[3] Jack Straw, “Only a partitioned island will bring the dispute between Turkish and Greek Cypriots to an end,” Independent, Ekim 2017.

 

[4] “Turkish Cypriot leader warns Cyprus is facing permanent partition,” The Guardian, Şubat 2020.

 

[5] Mete Hatay, Kıbrıs’ın Kuzeyinde Nüfus ve Siyaset, s.42.

 

[6] BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs İyi Niyet Misyon Raporu, 14 Kasım 2019.

 



https://tr.boell.org/index.php/tr/2020/09/02/kibris-bir-daha-asla-yeniden-birlesemeyebilir

Friday, 17 April 2020

Gerçek sosyal devlet ile gerçek sahte devlet arasındaki fark

Esra Aygın

Kıbrıs’ın kuzeyinde çalışan üçüncü ülke vatandaşları Coronavirüs nedeniyle yaşanan krizde tüm destek programlarının dışında bırakılarak tamamıyla ırkçı bir yaklaşımla kaderlerine terkedilirken, Portekiz hükümeti, Coronavirüs krizi bitinceye kadar tüm göçmen ve mültecilere, ülkede yasal olarak ikamet edenlerle eşit haklar tanıyacağını açıkladı. 

Alınan karara göre, şu anda Portekiz’de bulunan ve gerek oturma izni, gerekse iltica başvurusunda bulunmuş, ancak henüz yanıt almamış olan yüzbinlerce göçmen ve mülteci, Portekiz’de yasal olarak ikamet ediyorlarmış gibi tüm kamu hizmetlerinden faydalanabilecekler. Bu uygulama en az 1 Temmuz’a kadar devam edecek.

Portekiz İçişleri Bakanı Eduardo Cabrita, Publico gazetesine yaptığı açıklamada bunun “kriz zamanlarında ihtiyaç duyulan dayanışmanın bir gereği” olduğunu söyledi. Cabrita, “OHAL durumunda öncelik, toplum sağlığı ve güvenliğini korumaktır. Böyle zamanlarda göçmenler gibi en korumasız olan kesimlerin haklarını gözetmek daha da büyük önem kazanıyor” dedi.  

Uluslararası haber ajansı Reuters’e açıklama yapan İçişleri Bakanlığı sözcüsü Claudia Veloso ise, “Kişiler, sırf başvuruları henüz işleme konulmadığı için sağlık ve kamu hizmetlerinden yararlanma haklarından mahrum edilmemelidirler. Bu olağanüstü günlerde göçmenlerin hakları garanti altına alınmalıdır,” diye konuştu.

Cuma akşamı alınan kararla birlikte yayınlanan emirnameye göre, yasal olarak oturma izni başvurusu veya iltica başvurusu yapmış olan her göçmen, sığınmacı ve mülteci, ulusal sağlık hizmetleri ve diğer sağlık hizmetlerinden faydalanabilecek, sosyal yardım ve desteğe erişimi olacak, iş ve kira sözleşmesi yapabilecek, banka hesabı açabilecek, ve diğer ilgili kamu hizmetlerinden faydalanabilecek.

Portekiz’de 29 Mart itibarıyla Covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 119, Covid-19 testi pozitif çıkanların sayısı ise 5,900.


Tuesday, 11 February 2020

2040 için kişi başı gelir tahmini: “34 bin EURO”

Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (PRIO) 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporu açıklandı:

Rapora göre çözüm sonrası ilk 10 yıl içinde 100 binden fazla yeni istihdam imkanı doğacak. 

Statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomisinin büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euro’ya kadar çıkabilecek. 

Çözüm koşullarında 2040 yılında kişi başına düşen gelirin 34 bin Euro düzeyine ulaşabileceğine dikkat çekilen raporda, Kıbrıslı Türk işletmelerin 16 trilyon Euro'luk Avrupa Birliği pazarından ciddi pay alacağına işaret ediliyor. 

“Kıbrıs sorununun çözümü tüm Kıbrıs için yeni büyük pazarlar yaratacaktır: Kıbrıslı Rumlara özellikle turizm ve profesyonel hizmetler sektörlerinde 650 milyar Euro’luk yeni Türkiye pazarının açılmasını sağlayacaktır. “Kıbrıslı Türkler 16 trilyon Euro’luk AB pazarına doğrudan erişimi mümkün kılacaktır.” 

Raporda, çözüm durumunda turizm sektöründe 2040 yılına kadar 1 milyar Euroluk bir barış kazanım payının ortaya çıkacağı öngörülüyor.

Esra Aygın

Kıbrıs'ta olası bir çözümün ekonominin önünü açacağı, birçok sektörün gelişeceği, on binlerce yeni istihdam olanağı açılacağı belirtildi. Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIO) Kıbrıs Ofisi tarafından 2014'ten bu yana düzenli olarak hazırlanan 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporunun yenisi yayımlandı. Statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomi büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euroya kadar çıkabilecek. 

Rapora göre çözüm sonrası ilk 10 yıl içinde 100 binden fazla yeni istihdam imkanı doğacak. Çözüm koşullarında 2040 yılında kişi başına düşen gelirin 34 bin Euro düzeyine ulaşabileceğine dikkat çekilen raporda, Kıbrıslı Türk işletmelerin 16 trilyon Euro'luk Avrupa Birliği pazarından ciddi pay alacağına işaret ediliyor. 'Kıbrıs'ta Barış Kazanım Payı' raporunda Akdeniz gazı, Maraş'ın açılması, Türkiye limanları ve pazarlarının Kıbrıslı Rumlara açılması, havayolu ulaşımında Larnaka-İstanbul uçuşları ve Ercan ile Geçitkale'nin uluslararası uçuşlara açılması ile ekonomide sağlanacak gelişmelere de dikkat çekiliyor. Rapor Fiona Mullen, Mustafa Besim ve Michalis Florentiadiades tarafından kaleme alındı. Raporun sunumu için Ledra Palace'taki Dayanışma Evi'nde bir etkinlik düzenlendi. 

Adanın iki kesiminden akademisyen ve gazetecilerin yanı sıra yabancı ülke diplomatları da sunuma büyük ilgi gösterdi. PRIO Kıbrıs Temsilcisi Harry Tzimitras ile Avrupa Komisyonu adına Arttu Makipaa'nın açılış konuşmalarının ardından raporun sunumuna geçildi. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporda, çözüm ve çözümsüzlük koşullarında ada ekonomisinin 20 yıl içinde nasıl bir seyir izleyeceği incelendi. Çalışma, Kıbrıs sorununun çözümünün çok önemli bir "barış kazanım payı" – yani, çözüm durumundaki ekonomik performans ile çözümsüzlükteki ekonomik performans arasındaki fark – sağlayacağını ortaya koydu. Rapora göre, çözüm, piyasa büyüklüğü üzerinde olumlu bir etki yaparak, çözümün ilk yılında 26 milyar Euro’yu aşan entegre bir ekonomi yaratacak. Rapora göre, statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomisinin büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euro’ya kadar çıkabilecek. Bu rakam, ada genelinde yarı yarıya artış anlamına gelirken, raporda, Kıbrıs Türk ekonomisinin çözümden elde edeceği getirinin çok daha yüksek olacağı kaydediliyor. Raporda yer alan bulgulara göre, Kıbrıs sorununun çözümüyle ile Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ilk 20 yılda kabaca 11 milyar Euro ila 17,4 milyar Euro arasında artacak. Ortalama gelirler – yani, kişi başına düşen GYSİH - çözümsüzlük durumuna kıyasla 6,800 Euro ile 11,000 Euro arasında daha yüksek olacak. Sadece Kıbrıs Türk toplumu ile ilgili verilere bakıldığında, rapora göre, Kıbrıs Türk ekonomisine GYSİH çözüm durumunda, 2040'a kadar çözümsüzlüğe göre 6.2 milyar Euro daha yüksek olacak. Kıbrıs Türk ekonomisinde kişi başına düşen GSYİH ise, çözüm durumunda, 2040'a kadar çözümsüzlüğe göre 12,942 Euro daha yüksek olacak. 
 
“100 bin yeni istihdam fırsatı doğacak”

Daha güçlü ekonomik büyüme ile birlikte yeni iş alanlarının daha süratli bir şekilde açılacağını gösteren 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporuna göre, Kıbrıs sorununun çözümü ilk on yıl içerisinde, statükoya kıyasla, 100,000 civarında ek iş yaratacak. Bu ek işlerin yaklaşık 30,000'i turizm sektöründe, 18,000'i toptan ve perakende ticareti sektöründe, 10,000'i inşaat sektöründe ve yaklaşık 6,000'i havayolları ve gemicilik sektöründe olacak. Raporda, çözüm ile birlikte gelecek olan ekonomik büyümenin, yeni iş alanları yaratmanın yanı sıra, vergi ve diğer hükümet gelirlerinin önemli derecede artmasını sağlayacağı da vurgulanıyor. 

Bölünmüşlüğün sonuçları 

Kıbrıs’ın büyük bir ekonomik potansiyele sahip olduğunu belirtilen raporda, bölünmüşlüğün neden olduğu bir dizi faktör nedeniyle bu potansiyele ulaşılamadığı ve her iki taraftaki ekonominin, verimlilikte benzer bölge ülkelerinin gerisinde kaldığı vurgulanıyor. Raporda her iki toplumdaki ekonomi ile ilgili şu ifadelere yer veriliyor: “Hem Kıbrıs Rum toplumu, hem de Kıbrıs Türk toplumu, diğer şeylerin yanı sıra, yüksek ve oynak enerji maliyetleri, zayıf toplu taşımacılık ve çıkar gruplarının kökleşmiş menfaatleri nedeniyle rekabet gücünden yoksundur… Her iki toplum da küçük pazar olmanın dezavantajlarını yaşarken, adanın bölünmüşlüğü, toplumların ölçekler ekonomisini sonuna kadar kullanabilmelerine engel olmaktadır. 

Çözüm neden ekonomik fırsatları artıracak?

Rapora göre, bu 5 ana yolla olacak: 
1. Büyük yeni pazarlar. Çözüm, özellikle turizm ve profesyonel hizmetler alanlarında 650 milyar Euroluk Türkiye pazarını Kıbrıslı Rumlara açacak ve 16 trilyon Euroluk AB pazarına Kıbrıslı Türklerin doğrudan erişimini sağlayacak. Bu, tüm ada çapında turizm, profesyonel hizmetler, gemicilik ve - zincirleme etki sayesinde - toptan ve perakende ticaretine büyük bir artış sağlayacak. Uzun vadede yüksek öğretim sektörüne de olumlu katkı yapacak. 
2. Daha yüksek emlak fiyatları. Kıbrıs'ta çözümün ekonomik etkilerini değerlendirirken sıkça gözden kaçırılan bir nokta, düşük faiz oranlarının ekonomik büyümeye yapacağı katkıdır. Mülkiyet sorununun çözümü, her iki toplumda da şu anda mülkiyeti etkileyen yasal belirsizliği ortadan kaldırarak bu trendi daha da hızlandıracak.
3. Daha süratli doğalgaz geliri. Farklı aktörler arasındaki çekişmenin giderilmesi ile, sigorta maliyetleri düşeceğinden doğalgazdan faydalanmak şirketler açısından daha ucuz bir hale gelecek ve pazar seçenekleri artacak. Bu da, doğalgazdan daha süratli bir şekilde faydalanılmasını ve gazın daha yüksek kar marjları ile satılmasını sağlayacak.
4. AB ve ilgili fonlar. Kıbrıs'ın en düşük kişi başına düşen gelire sahip bölgelerinin AB finansmanı açısından ayrı bölgeler olarak belirlenmesi durumunda, Kıbrıs Türk toplumu AB Bölgesel Kalkınma ve Uyum Politikaları fonlarından en yüksek derecede yararlanabilecek. Buna ek olarak, çözüm sonrası Kıbrıs'ta, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti sınır bölgelerinin yararlandığı gibi özel fonların da geçerli olacağı öngörülebilir. Dolayısıyla, Kıbrıs sorununun çözümü ile birlikte, Kıbrıs Türk toplumunda limanların, havaalanlarının ve diğer altyapının geliştirilmesi ve ada çapında sosyal uyumun teşviki için AB fonlarının adaya yönlendirilmesi beklenmektedir. Doğrudan desteğe, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi kurumların vereceği krediler de eklenebilir.
5. Özel yabancı yatırım. Tüm bu faktörler bir araya gelerek uluslararası medyanın Kıbrıs'a ilgisini artıracak, "olumlu" haberler çıkacak ve bu da, özel yabancı yatırımcıların Kıbrıs'a olan ilgisini artıracak. Kredi notlarının da artması muhtemeldir ki bu da, şu anki borçlanma maliyetlerinin düşmesi demektir. 

“Turizmde 1 milyar Euro barış kazanım payı”

Raporda, çözüm durumunda turizm sektöründe 2040 yılına kadar 1 milyar Euroluk bir barış kazanım payının ortaya çıkacağı öngörülüyor. Anlaşmazlığın giderilmesi ve Yeşil Hat üzerindeki de fakto barikatın kalkması ile Kıbrıs'ı bölgede daha cazip bir turizm destinasyonu haline geleceğinin vurgulandığı raporda, birleşik bir Kıbrıs’ın, gelişmiş din turizmi, agro turizm ve sağlık turizmi gibi çok çeşitli turizm hizmetleri sunabileceği, halihazırda var olan deniz, güneş ve diğer eğlence turizmini geliştirmeye devam edebileceği belirtiliyor. Raporda, sadece Kıbrıs Türk toplumundaki turizm barış kazanım payının 2040 yılına kadar 634 milyon Euro olacağı tahmin ediliyor. Turizm sektörünün yarattığı toplam katma değer ise, tüm adada 2040 yılına kadar 4.2 milyar Euro olarak tahmin ediliyor. 

İnşaat
Rapora göre, Kıbrıs sorununun çözümü büyük sayıda inşaat projesine ihtiyaç yaratacak. Bu, ada çapında altyapı projeleri, Maraş'ın rehabilitasyonu, toprak düzenlemeleri sonucunda yer değiştirebilecek olanlar için konut ve özellikle de Kıbrıs Türk limanlarının iyileştirilmesini içerecek. Ekonomistler, 2040 yılına kadar inşaat sektörünün büyüklüğünün ada çapında 6.4 milyar Euroya yükselmesini öngörüyorlar.




Thursday, 28 November 2019

Bize söyleyecek misiniz Sayın Guterres?

Esra Aygın

Liderlerin BM Genel Sekreteri ile 25 Kasım’da yaptıkları gayrı-resmi toplantı, BM parametreleri ve geçmiş anlaşmalardan sapmalara, ve 30 Haziran Guterres çerçevesi ile ilgili tartışmalara nihayet bir son vermesi açısından olumluydu. BM bunu daha önce yapmalıydı. 

Liderler, toplantıda, iki-bölgeli, iki-toplumlu ve Güvenlik Konseyi’nin 716 (1991) sayılı kararı dahil olmak üzere, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında belirtildiği şekliyle siyasi eşitliğe sahip bir federasyona dayalı çözüm konusundaki kararlılıklarını yinelediler. Ayrıca geçmiş yakınlaşmalar ve 30 Haziran Guterres çerçevesine bağlılıklarını teyit ettiler.

Ancak, büyük resime baktığımızda, aslında, 2017 yazında Crans Montana'da bulunduğumuz noktadan pek de farklı bir yerde değiliz. 18 aylık BM istişareleri ve çok değerli zamanın harcanmasını da içeren yaklaşık 2,5 yıllık bir sürenin ardından, referans kavramlarında henüz bir uzlaşı yok. Müzakerelerin ne zaman başlayacağına dair net bir gösterge de yok. BM Genel Sekreteri, 18 ay önce referans kavramları üzerinde uzlaşı şartı getirdiğinde, bunun, uzun yıllar sürecek tartışmalara – diğer bir deyimle müzakereler için müzakerelere - yol açacağını yazmıştım. Haklı çıkmış olmaktan dolayı çok üzgünüm.

Tüm tarafların içinde bulunduğumuz durum ile ilgili bir sorumluluğu var (sivil toplum da dahil). Ancak BM’nin Kıbrıs ve burada olanlarla ilgili duruşunu artık neredeyse hakaret olarak  görüyorum. Genel Sekreter, Crans Montana'da ve sonrasında olanları çoğu kişiden çok daha iyi biliyor. Buna rağmen, tarafların Guterres çerçevesinin tarihini aylar boyunca tartışmasına izin verdi. Sonuçlarının ne olacağını çok iyi bildiği halde, yeni fikirlere kapı açtı; ve “tarafsız olmak” adına çözüm sürecini sekteye uğratan unsurların ne olduğunu hiç açıklamadı. 

Eğer Genel Sekreter, “bu sefer durum farklı” derken gerçekten samimi ise, raporlarında gerçekleri anlatmaya başlamalıdır. Bu raporlarda artık sadece ara bölgede kaç çiftçinin yasa dışı faaliyette bulunduğunu ve BM'nin kaç toplantı yaptığını okumak istemiyoruz.

Bize söyleyin, Sayın Genel Sekreter, neden sizin ve Güvenlik Konseyi’nin yaptığı çağrılarla ilgili hiç bir ilerleme yok?

Neden liderler, Güvenlik Konseyi’nin talebine rağmen, yakınlaşmalarla ilgili uyumlu mesajlar vererek ve bilgilendirme yaparak toplumlarını çözüme hazırlamadılar?

Çevre, kriminal olaylar ve göç konularında iş birliği yönündeki çağrınıza neden uyulmadı?

Teknik komiteler neden hala tam siyasi desteğe sahip değil?

Sizin deyiminizle “adada uzlaşma ve barış içinde bir arada yaşam karşısında ciddi engel” teşkil eden zıt okul müfredatları ve geçmişe ilişkin çelişkili ve bölücü anlatılarda neden hala bir değişiklik yok? Liderler, barış eğitiminin teşviki için ada çapında öğrenci değişim programları düzenlenmesi ve İki- Toplumlu Eğitim Teknik Komitesi’nin liderlere sunduğu ortak önerilerin uygulanması çağrınıza neden uymadı?
Bize söyleyin, BM Güvenlik Konseyi’nin 550 sayılı kararına rağmen “tanınmaya” ilişkin endişelerin, geniş kapsamlı güven yaratıcı adımları ve tüm adayı ilgilendiren sorunlarla ilgili daha yakın iş birliği ve teması tam olarak nasıl engelliyor? 

Ara bölgedeki gerginlikleri olduğundan abartılı şekilde aktarmak için medyayı kullanmanın barış ve güvenlik açısından yarattığı riskleri aktarın…

Kıbrıslı Türkleri sivil toplum alanında bile izole etme politikasının onları nasıl bir çözüme değil Türkiye'ye yakınlaştırdığını anlatın. 

Sivil toplumun, özellikle de kadınların ve gençlerin sürece katılımı konusunda neden hiçbir gelişme yaşanmadığını söyleyin.

Bu sefer gerçekten durum farklıysa, Kıbrıslılar bunları bilmeyi hak ediyor Sayın Guterres. Hangi liderin, Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamak adına ne yaptığını veya ne yapmadığını anlatın. Bize ‘taraflar anlaşamadı’ demeyin. Eğer Güvenlik Konseyi kararlarına saygı göstermemenin bir bedeli yoksa, birleşik Kıbrıs'a nasıl ulaşmamızı bekliyorsunuz, söyleyin… Bu sefer gerçekten durum farklıysa, tarafları sorumlu tutun ve hesap verebilir kılın.

Ve lütfen Sayın Guterres, bizi daireler çizerek tekrar tekrar başa döndürüp mutlu olmamızı beklemeyin...

(Fotoğraf by Tobias Hofsaess/United NAtions/AFP] 

Sunday, 13 October 2019

Garantilerin bireysel veya toplumsal güvenlikle hiç bir ilgisi yoktur


 Esra Aygın 


Kıbrıs müzakerelerinde tarafların pazarlık paylarını yükseltmek, gözdağı vermek, yüksek perdeden konuşmak istediklerinde başvurabilecekleri en kolay konudur güvenlik ve garantiler. Savaş yaşamış, kayıplar vermiş, yerlerinden edilmiş, acıları yıllarca sömürülmüş iki toplumun da en hassas noktasıdır çünkü bu konu. Geçmişle hiç yüzleşmeden sadece kendi mağduriyetlerini tekrar tekrar yeniden üreten toplumların, yaşanmış ve bilinçaltında devam eden korkularına hitap ettiği için de çok kolay kullanılabilir, manipüle edilebilir, ve çarpıtılabilir. 

Çoğunlukla salt “garantiler kalksın” ile “garantiler devam etsin” pozisyonlarına indirgenerek kutuplaşma ve çekişmeye alet edilen güvenlik ve garantiler konusunda sağlıklı bir tartışma yapabilmek için önce mevcut Garanti Antlaşmasının neyi içerdiğini bilmek gerekiyor. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın imzasını taşıyan ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğmasına neden olan iki uluslararası metinden biri olan Garanti Antlaşması’nın, genel algının aksine, Kıbrıslı Türklerin toplumsal veya bireysel olarak korunması ile hiç bir alakası yoktur. 

Garanti Antlaşması’nın ilgili maddeleri şu şekildedir: 

Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceği sorumluluğunu yüklenir. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar. 

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler. Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.  

Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler. Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.

Bu maddelerde de görülebileceği gibi, Türkiye Yunanistan ve İngiltere, Garanti Antlaşması ile Kıbrıslı Türkleri değil, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini korumayı taahhüt etmişlerdir. Dolayısıyla, ‘garantiler devam etsin’ veya ‘garantiler kalksın’ üzerinden devam eden tartışmanın gerçekte Kıbrıslı Türklerin çözüm durumunda ihtiyaç duyacakları bireysel ve toplumsal güvenlikle hiçbir ilgisi yoktur. Dahası, Garanti Antlaşması’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini ve toprak bütünlüğünü korumayı, ve bölünmeyi - yani iki ayrı devleti yasaklamayı amaçladığı bilinçli bir şekilde gözlerden uzak tutulmaktadır. Güvenlik ihtiyacını askeri müdahaleye indirgeyen bu dar algı ve tartışma, Kıbrıslı Türklerin güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya değil, büyük güçlerin bölgesel çıkarlarını gözetmeye ve daha büyük pazarlıklar için avantaj elde etmelerine hizmet etmektedir. 

Güvenlik başlığı altında sağlıklı ve gerçekten toplumu gözeten müzakereler yürütebilmek için öncelikle Kıbrıs’ta yaşayan insanların korkularının ve endişelerinin ne olduğunu, çözüm durumunda ortaya çıkacak bireysel ve toplumsal güvenlik ihtiyaçlarını, ve bu ihtiyaçların en iyi hangi mekanizmalarla giderilebileceğinin tartışılması gerekmektedir. 

İki yıl önce Prof. Dr. Ahmet Sözen ve Dr. Alexandros Lordos direktörlüğünde yürütülen Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen geniş kapsamlı araştırma, Kıbrıs’taki toplumların korkuları, endişeleri ve çözüm durumunda ortaya çıkacak güvenlik ihtiyaçları ile ilgili önemli veriler ortaya çıkarmıştır. 

Bu araştırmaya göre, Kıbrıslı Türklerin çözüm durumunda en yaygın endişesi, adalet – diğer bir deyişle, federal devlet dairelerinden polise ve yargıya, tüm kurumların, tüm bireylere etnisitelerinden, dinlerinden, dillerinden bağımsız olarak adil davranması. Kıbrıslı Türkler arasında yaygın olan diğer korkular ise, aşırı sağcı ve fanatik unsurların saldırıları, ve federal devlette temsiliyet ile güç paylaşımında çıkması muhtemel sorunlar. 

Kıbrıslı Türklerin dile getirdiği bu endişelerin büyük çoğunluğunu askeri müdahale gibi sert ve tepkisel güvenlik yöntemleriyle ele almak mümkün değildir. Bu endişeleri gidermek için, bütünlüklü, etkin ve önleyici güvenlik politikalarına ihtiyaç vardır. Etnisite, din veya dile dayalı ayırımcılığın ciddi federal suçlar haline getirilmesi, nefret suçlarına sıfır tolerans, federal düzeyde insan hakları ve eşitliği gözetecek kurumlar gibi… Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde, federal Kıbrıs’ta toplumların ihtiyaç duyacağı güvenlik yapılarına dair de birçok yaratıcı öneri geliştirilmiştir. Bunlar arasında, etnisite, dil, ve dinden bağımsız hareket edecek idari ve yasal kurumların nasıl oluşturulabileceği, gerginliklere etkin şekilde müdahale edecek güvenilir ve adil mekanizmaların nasıl kurulabileceği, hem federal hem de kurucu devlet seviyesinde toplumun endişelerine cevap verebilecek güvenlik politikaları ve kurumsal düzenlemelerin neler olabileceği vardır. 

Dolayısıyla, yapılması gereken, sığ ve Kıbrıslılara hizmet etmeyen bir “Garanti Antlaşması kalksın/devam etsin” tartışması değil, ne tür bütünlüklü güvenlik mekanizmaları ile toplumun endişelerinin karşılanabileceğidir. Adil, etkin, önleyici ve toplumların endişelerini dikkate alarak oluşturulan güvenlik yapıları, askeri güvenlik çözümlerine duyulacak ihtiyacı da büyük ölçüde azaltacaktır.


Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde yapılan araştırma ve öneriler için: https://www.interpeace.org/2017/06/innovative-security-approach/





Wednesday, 4 September 2019

Hala Sultan Cami: Yeni bir güç yarışı mı?



Görkemli Hala Sultan Camii, adının ne olacağından kimin kontrolü altında faaliyet göstereceğine kadar, Kıbrıslı Türklerle Türkiye arasındaki güç mücadelesinin yeni bir sembolü haline geldi 

Esra Aygın

20 Mayıs 2019


Henüz daha inşaatı bile başlamadan, Ankara tarafından, İslam’ın Kıbrıs’taki büyük sembolü olarak tanıtıldı. Temel atma törenine Türkiye'den üst düzey yetkililer ve işadamları katılarak yapının sembolik ve dini önemi konusunda iddialı açıklamalar yaptı. İnşaat aşamasında, İngiliz The Guardian'dan Fransız Agence France Presse'e kadar uluslararası basında geniş şekilde yer aldı. 

Ancak inşaatı tamamlandıktan yaklaşık iki yıl sonra, Mesarya ovasına hâkim anıtsal Hala Sultan caminin kapıları halka hala kapalı. Basında birkaç kez Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katılacağı görkemli bir tören ile açılışının yapılacağının duyurulmasına rağmen, söz konusu açılış hiçbir zaman gerçekleşmedi. 

Bunun nedeninin, caminin yönetimi ile ilgili Kıbrıslı Türk yetkililer ve Ankara arasında yaşanan ihtilaf olduğu ortaya çıktı. Türk finansmanı ile inşa edilen ve 45 milyon TL’ye mal olan cami Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıs'ın kuzeyinde dini hegemonyasını giderek artıran Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki gerginliğin bir başka sembolü haline geldi. 

Konuya yakın bir kaynak, “Cami açılamıyor çünkü camiyi kimin yöneteceği konusunda bir anlaşmazlık var” diye konuştu. “Ankara caminin doğrudan kontrolünü talep ediyor. Biz bunu reddediyoruz ve caminin Kıbrıslı Türklerin kontrolünde olması gerektiğini söylüyoruz. Bu cami Kıbrıs'ta, ve Kıbrıs'taki diğer tüm camiler gibi Din İşleri Dairesi kontrolünde faaliyet göstermek zorunda.” 

Kaynağa göre, cami, 2018 başından beridir Ankara ve Kıbrıslı Türk yetkililer arasında sessiz bir savaşa neden oldu.

Kaynak, geçtiğimiz hafta yıkılan hükümetin artan İslami politikalara karşı direnişinin Ankara ile sürekli bir gerginlik kaynağı olduğunu söyledi:

“Dokunamayacağınız bazı şeyler vardır. Eğer dokunursanız, yanarsınız. ”

Camideki tek namaz, 14 Mart’ta, Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Kıbrıs’tan sorumlu TC eski Devlet Bakanı Beşir Atalay ve Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Ali Murat Başçeri’nin katılımıyla kılınan ikindi namazı oldu. Konu ile ilgili Din İşleri Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, resmi açılış tarihinin daha sonra belirlenerek duyurulacağı kaydedildi. 


Yakın zamana kadar gayri resmi ve kapalı kapılar ardında kalan anlaşmazlık, Türkiye Büyükelçiliği Din İşleri Müşavirliği’nin resmi bir yazı ile caminin yönetimini önceki Başbakan Tufan Erhürman’dan istemesi ile yepyeni bir boyut kazandı. Kaynak, Erhürman’ın yasaları öne sürerek bu talebi reddettiğini belirtti. 

Kuzey Kıbrıs’taki yasalara göre, din ve ibadet ile ilgili tüm konularda tek yetkili merci KKTC Din İşleri Dairesi. 

Kaynak, “Mevcut yasalarla caminin yönetimini Türkiye'ye devretmek mümkün değil, ancak bir sonraki hükümette ne olacağını kim bilir?” diye konuştu. 

TC Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, caminin yönetimini alması demek, imamını doğrudan tayin etmesi, görkemli binada çalışacak 100'den fazla kişiyi istihdam etmesi, ve tesislerin yönetiminden sorumlu olması anlamına geliyor. 

Kaynak, “Kendi camilerimizi kendi yasalarımıza uygun şekilde kontrol etmemiz önemlidir” diye konuştu. “Bizim din ile birlikte kendi geleneklerimiz var. Kıbrıs'taki camilerde yapılan bütün dini faaliyetler Kıbrıslı Türk kimliğini ve kültürünü yansıtmalı. ”

Kaynağa göre, caminin yönetimini Türkiye'ye devretmek, orada artık Türkiye'deki yasaların ve uygulamaların geçerli olması, dini faaliyetlerin Kıbrıs’ın değil Türkiye’nin yasalarına uygun şekilde yürütülmesi ve Türkiye’deki mezhep çatışmalarının buraya ithal edilmesi anlamına geliyor.

Birçok Kıbrıslı Türk tarafından Türkiye'nin kültürel ve dini dayatmasının sembolü olarak görülen gösterişli Hala Sultan Camii, 37.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Dört adet 60 metrelik minaresi ve 6.000 kişilik kapasitesiyle şu ana kadar Kıbrıs'taki en büyük cami konumunda. 

Kaynağa göre, Kıbrıslı Türklerle Ankara arasındaki anlaşmazlığın nedeni sadece caminin yönetimi ile ilgili değil. Taraflar arasında caminin adı üzerinde de bir anlaşmazlık var. Kıbrıslı Türkler, Larnaka’daki Hala Sultan Tekkesi nedeniyle bu camiye ‘Hala Sultan’ adını vermek istemiyor. 

2017 yılında Havadis gazetesinde yer alan bir haberde, Kıbrıs İlim, Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Hikmet Kaynarca, caminin ‘Şeyh Nazım’ olarak isimlendirilmesi önerisinde bulunan MÜSİAD Kıbrıs Başkanı Okyay Sadıkoğlu’na cevaben, caminin yapılması için yapılan yardımların Hala Sultan Camii için yapıldığını kaydediyor ve cami yapımında katkıların KKTC bütçesinden çıkmadığını vurguluyor. 

Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay geçtiğimiz Cuma günü Hala Sultan'ın bahçesinde düzenlenen iftar yemeğine katılmak üzere Kıbrıs'a geldi. Oktay ziyareti sırasında herhangi bir Kıbrıslı Türk yetkili ile görüşmedi.



Wednesday, 17 October 2018

Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki Yüksek Komiseri Lillie: Masada çözümlenemez sorunlar görmüyorum

Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki Yüksek Komiseri Stephen Lillie Esra Aygın’a konuştu...


ESRA AYGIN

Kıbrıs Rum tarafının, masada görüşüldüğü şekliyle iki-bölgeli, iki-toplumlu federasyondan vazgeçtiği ve gevşek federasyon, konfederasyon, iki-devletli çözüm gibi alternatiflerin konuşulduğu yönünde birçok haber var. Bu haberlerle ilgili düşünceniz nedir? 
Lillie: Çok haklısınız, şu anda alternatif modellerle ilgili birçok tartışma var. Ancak aslında kimin tam olarak neyi söylediği ile ilgili fazla bir netlik yok. Bildiğim kadarıyla, masada henüz iki-bölgeli, iki-toplumlu federasyon dışında bir şey yok. Sanırım şu anda, Kıbrıs çözüm sürecine karşı yeni bir ilgiye ve beklentilere şahit oluyoruz. Dolayısıyla, insanların yeniden bu konuya odaklanması ile, farklı olası modeller de konuşulmaya başladı. Ancak, Birleşik Krallık’ın pozisyonu şudur: İki-bölgeli, iki-toplumlu federasyon üzerinde çok zaman ve çaba harcadı, ve bu model bugüne kadarki BM müzakerelerini ve kararlarını yansıtıyor. Evet, belki basit değil, evet belki mükemmel değil...  Ama eğer birileri alternatif model önermek istiyorlarsa - ki bunu yapmaları gayet meşrudur - o zaman bu modellerin nasıl çalışacağını, neyi içerdiğini ve sözkonusu modeller ile ilgili spesifik engellerin nasıl aşılacağını da açıklamaları gerekir.

Herhangi biri alternatif bir model önerdi mi peki?
Lillie: Bize hiç kimse alternatif bir model önermedi. Güneydeki tartışmalardan anladığım şu: Her ne kadar bazı tartışmalar yaşanmış olsa da, Sayın Averof Neophytou iktidardaki partinin pozisyonunun hala iki-bölgeli iki-toplumlu bir federasyon çerçevesinde olduğunu net şekilde ortaya koydu.

Ki gevşek federasyon da bu modelin olası şekillerinden biri...
Lillie: Tabii, federasyon birden fazla şekilde olabilir. Almanya’daki gibi oldukça sıkı bir federasyon kurabilirsiniz, veya Belçika’daki gibi oldukça gevşek bir federasyon... Tabii bu – yani federal hükümetin kurucu devletlere göre ne kadar yetkisi olacağı - iki-bölgeli iki-toplumlu federasyon hakkında hala karar verilmesi gereken detaylardan biri.

Sizce taraflar ne istedikleri konusunda emin midirler?
Lillie: Taraflar ne istedikleri konusunda net. Problem , tarafların istekleri arasında fark var. Ve önümüzdeki zorluk bu farkı nasıl gidereceğimiz.

Garantörler New York’ta bir araya geldi. Görüşmenin ardından Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, garantörler arasındaki tartışmaları ileri taşıyacak ortak bir zemin olduğundan bahsetti. Ama aynı zamanda Kıbrıs’ın çıkarları ile, ilgili bazı diğer ülkelerin ulusal çıkarları arasında denge kurmanın zorlu bir iş olduğunu söyledi. Bu açıklamadan ne anlamalıyız?
Lillie: Sanırım bu ifade siyasi gerçekleri yansıtan bir ifade. Kıbrıs sorununun çözülebilmesi için aşılması gereken bir dizi zor konu var. Bu konulardan bazıları sadece iki toplumu ilgilendiriyor... Ancak hepimizin de bildiği gibi, en zor konulardan biri adadaki Türk askeri varlığının geleceği. Ve tabii ki, bu konu, iki tarafı ilgilendirdiği kadar Türkiye’yi de ilgilendiriyor.

Hunt aynı zamanda yapılması gereken çok iş olduğunu söyledi. Birçok konuda önemli yakınlaşmalar elde edilmişken ve geçtiğimiz yıl çözüme bu kadar yaklaşmışken yapılması gereken ne kaldı? Güvenlik ve garantiler ile ilgili bir anlayış birliği sağlamak mı? Yoksa anlaşılmış konularda geri adımlar mı atılıyor?
Lillie: Sanırım çözümün parametreleri ve sonuçlandırılması gereken altı ana başlık ile ilgili hepimizin genel bir bilgisi var. Bu başlıklardan bazılarında tarafların pozisyonları birbirine çok yakın. Ama o başlıklarda bile hala çözümlenmesi gereken ufak detaylar var. Örneğin toprak. Toprak düzenlemelerinin nasıl olacağını kabaca biliyor olabiliriz, ama tam metrekare veya tam olarak hangi köylerin toprak düzenlemesine tabi olacağı hala üzerinde karar verilmesi gereken şeyler. Bunun yanında, tarafların pozisyonlarının birbirinden çok uzak olduğu bir başlık var, ki bu da güvenlik ve garantiler. Bir de, tarafların pozisyonlarının birbirine ne kadar yakın veya uzak olduğunun pek de net olmadığı başlıklar var, yönetim ve güç paylaşımı gibi. Birleşik Krallık hükümeti bunların zor ve karmaşık konular olduğunu ve çözümlenmeleri için büyük çaba ve bağlılık gerektiğini düşünüyor. Ancak, bağlılık ve kararlılıkla çözülebilecek konular olduklarına inancımız tam.

Gerçekten de bağlılık ve kararlılık var mı sizce?
Lillie: Her iki lider de Kıbrıs sorununun çözümüne bağlılıklarını açıkladılar ve Jane Holl Lute ile de dahil olmak üzere, sürecin nasıl ilerleyebileceği ile ilgili görüşlerini paylaştılar. Dolayısıyla, ben onların söyledikleri ve bağlılıkları ile ilgili olumsuz bir yargıya varmak istemiyorum.

Süreç Temmuz 2017’de çöktüğünden beri çözüme yönelik hiçbir ilerleme olmadı. Hiç bir güven yaratıcı önlem hayata geçirilmedi. Derinya ve Aplıç hala kapalı. Cep telefonları hala Kıbrıs’ın bütününde çalışmıyor. Yani söylemle eylem arasında çok fark var.
Lillie:  Jane Holl Lute’un raporunda ne yazacağına ve BM Genel Sekreteri’nin bu rapor sonrasında ne gibi sonuçlara varacağını bekleyelim. Eğer Genel Sekreter ileriye dönük bir fırsat olduğu sonucuna varırsa, Birleşik Krallık kesinlikle bunu destekleyecektir. Bu sorunu çözmek çok açık şekilde herkesin çıkarınadır, çünkü ben de dahil birçok kişinin söylediği gibi, mevcut statüko sonsuza kadar sürdürülebilir değil.

Neden olmasın? Statüko on yıllardır devam ediyor ve insanlarda da böyle devam edebileceği yönünde giderek artan bir inanç var...  
Lillie: Sürdürülebilir olmadığını söylememin nedeni yaşamakta olduğumuz gerçeklerdir. Yeşil hattın her iki tarafındaki ekonomik ve demografik değişimler yaşanıyor. Ama daha da önemlisi, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye’ye olan bağımlılığı artıyor. Nüfusu değişiyor, kültürü değişiyor. Kuzey daha az Kıbrıslı Türk oldukça adayı birleştirmek daha çok zorlaşacaktır.

Kuzeyde bir Türk devleti ve güneyde de Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Bu fikir artık çok fazla insanı rahatsız ediyormuş gibi görünmüyor…
Lillie: Bunun çok fazla insanı rahatsız etmediğini söylemek doğru olur mu, emin değilim. Kıbrıslıların ne düşündüğünü söylemek bana düşmez. Muhtemelen birçok insan statükonun statik olduğunu ve diğer tarafta hep tanınmamış bir yapı olacağını varsayıyordur. Ancak bunun değişme riski var.

Kuzeyin siyasi statüsü değişebilir mi diyorsunuz?
Lillie: Evet. Ve ben insanların bu riskin giderek daha fazla farkına vardığını düşünüyorum.

Kıbrıslı Rum Lider Nikos Anastasiadis ile Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu arasında New York’ta bir görüşme gerçekleştiği ortaya çıktı. Buna nasıl bir anlam yüklemeliyiz?
Lillie: Diplomasinin en temel ilkelerinden birisi, insanların birbiri ile konuşması gerekliliğidir. Bir bakıma, insanlar arasında ne kadar çok görüşme gerçekleşirse, o kadar iyi, çünkü böylece birbirlerini daha iyi anlarlar. Bazen Kıbrıs sorununda, başkalarının ne düşündüğünü, veya bir şeyi söylerken aslında ne demek istediğini tahmin etmeye çalışmakla çok vakit kaybediliyor. Dolayısıyla, taraflar arasında doğrudan görüşmelerin olması iyi bir şey.

Yakın bir gelecekte Exxon Kıbrıs açıklarında sondaj çalışmalarına başlayacak. Türkiye de Ekim sonunda Akdeniz’de sondaj yapmayı planladığını açıkladı. Doğu Akdeniz bölgesinde bu nedenle bir gerginlik bekliyor musunuz?
Lillie: Doğu Akdeniz’de gerginlik görmek istemiyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni ve bu bölgedeki kaynaklardan faydalanma hakkını tanıyoruz. Tabii ki, bu doğal kaynaklardan tüm Kıbrıslıların yararlanabileceğini umuyoruz.

Bu sadece bir çözümle mi mümkün?
Lillie: Bunu çözmenin birden fazla yolu var. Eğer Kıbrıs sorunu iki-toplumlu, iki-bölgeli federasyon çerçevesinde bütünlüklü bir şekilde çözülürse, o zaman bu kaynaklar federal kaynak olacak ve gelirler paylaşılacak. Bunun yanında, Kıbrıs Cumhuriyeti birçok kez mali getirilerin, her iki topluma da fayda sağlayacak şekilde, ulusal bir fonda toplanacağını açıkladı. Dolayısıyla, bu da potansiyel bir çözüm.

Birleşik Krallık olası herhangi bir gerginliği önlemek için bir şey yapıyor mu?
Lillie: Bu sorunun Kıbrıs sorunu ile tamamıyla bağlantılı olduğunu göz önünde bulundurursak, bizim temel yaklaşımımız, Kıbrıs sorununun kapsamlı bir şekilde çözülmesini savunmak ve bunun için tüm taraflarla görüşmeye devam etmektir.

Çözüm sürecinin bir kez daha tıkanmasıyla BM Barış Gücü UNFICYP’in Kıbrıs’taki varlığı da tartışılmaya başladı. UNFICYP ile çözüm müzakereleri arasında bir bağlantı kurulması gerektiğini düşünüyor musunuz? Ocak 2019’da UNFICYP’in Kıbrıs’taki görev süresi ile ilgili tartışmalarda bu konuda nasıl bir tavır takınacaksınız?
Lillie: UNFICYP burada büyük bir siyasi pazarlığın bir parçası olarak değil, barışı koruma görevi ile bulunuyor. UNFICYP’in görev süresinin uzatılması lehindeki ve aleyhindeki veriler kendi içlerinde ve mevcut koşullarda değerlendirilmelidir. Biz her zaman UNFICYP’in barış ve istikrarı sağlamak, ve özelikle de istikrarsızlığa neden olabilecek olayları engellemek adına önemli bir rol oynadığı görüşünü savunmuşuzdur. Ocak ayında meydana gelecek tartışmaları şimdiden ele almak istemiyorum. Dediğim gibi, önce Jane Holl Lute sonra da Genel Sekreter bir değerlendirme yapacak, ve Kıbrıs müzakere süreci ile ilgili neler olduğunu veya olmadığını ayrıntılarıyla açıklayacak. UNFICYP ile ilgili ne yapılması gerektiğine karar vermeden önce süreçte ne olduğunu veya olmadığını bilmemiz gerekiyor.

Temmuz ayında UNFICYP’in görev süresinin uzatılması ile ilgili tartışmalarda, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tarafları arasında doğrudan temas mekanizmalarının kurulması fikri de masaya geldi. İki tarafın askeri makamları arasında doğrudan temas, Genel Sekreter’in de raporunda ele aldığı bir konuydu. Bu öneriye bakışınız nedir?
Lillie: Dediğim gibi, eğer insanlar arasındaki bir anlaşmazlığı gidermeye çalışıyorsanız, insanların birbirleri ile konuşmaya başlaması lazım. Ve dünyadaki başka barış gücü misyonlarında, karşıt güçlerin birbiri ile doğrudan temas kurduğu örnekler var – belki BM’nin arabuluculuğu veya kolaylaştırıcılığı ile ama doğrudan. Dolayısıyla, eğer güveni artırmak ve gerginliği azaltmak istiyorsanız, böyle bir adım Kıbrıs bağlamında da mantıklı olacaktır.

Son olarak, Kıbrıs’ta çözüm sürecinin yeniden başlaması olasılığını yüksek görüyor musunuz?
Lillie: Ben şu anda masada olan sorunlara baktığımda, çözülemez sorunlar görmüyorum. Büyük bir bağlılık ve büyük siyasi irade ile bu sorunlar çözülebilir. Burada dikkat edilmesi gereken, yeniden uluslararası bir konferansa gidilmeden önce çok daha iyi bir hazırlığın yapılması. Yani tarafların ne olacağını, ne beklemeleri gerektiğini, ne yapacaklarını bilmeden çok-taraflı bir konferansa gitmesi bizi yeni bir başarısızlığa götürebilir, ki, bu Kıbrıs’taki durumu daha da kötüleştirir. Konferansa gitmeden önce her şey konuşulmuş ve hazırlanmış olmalı, ve konferans bir başlangıç değil, bir son nokta olmalı. Öyle sanıyorum ki, gelişmeler nedeniyle, dünyadaki, bölgedeki ve ülkedeki değişimler nedeniyle, Kıbrıs’ta çok sınırlı bir fırsat penceresi olduğuna dair giderek daha da büyük bir farkındalık oluşuyor. Bu pencerenin ne kadar açık kalacağını söylemeyeceğim, ama bunun ucu açık bir süreç olmadığı kesin.

http://www.yeniduzen.com/kuzeyde-daha-az-kibrisli-turk-oldukca-adayi-birlestirmek-daha-cok-zorlasacaktir-107694h.htm