Showing posts with label Türkçe. Show all posts
Showing posts with label Türkçe. Show all posts

Friday, 11 March 2022

Dr. Küçük’ün yıllar sonra gün yüzüne çıkan mektubu: Enosis ve Taksim gölgesinde 1960 Kaynak: Dr. Küçük’ün yıllar sonra gün yüzüne çıkan mektubu: Enosis ve Taksim gölgesinde 1960


Esra Aygın 

Kıbrıslı Rum eski siyasetçi ve İki Toplumlu Kültürel Miras Komitesi eş-başkanı Takis Hadjidemetriou’nun yeni çıkan kitabı, Kıbrıs’ın bugünkü durumunu onyıllar öncesinden haber veren kehanet niteliğindeki belgeler ile dolu. 

“Kıbrıs Cumhuriyeti 1959-1964 – Devlet ve Gölge Devlet” adı ile Yunanca yayımlanan kitap, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk dört yılında, özellikle devlet yönetiminde yaşanan olayları belgelerle gözler önüne sererek adada sonraki yıllarda yaşanan trajedilere de ışık tutuyor. 

Özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti Başkan Yardımcısı Doktor Fazıl Küçük’ün 12 Eylül 1961’de Başpiskopos Makarios’a yazdığı ve İngilizce olarak yayınlanan mektup, genç Cumhuriyet’te en baştan itibaren yaşanan sorunlar, devlet yönetiminde iki toplum arasındaki gerginlik, ve adayı felakete sürükleyen hatalar zinciri ile ilgili önemli ipuçları ile dolu. 

Söz konusu mektupta, Küçük, Makarios’a, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk bir yılında yaşanan ve kendisini ve toplumunu rahatsız eden bir dizi olaydan bahsediyor ve bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuşmak adına görüşmeyi talep ediyor. 

Küçük’ün kaleme aldığı sorunlar arasında, belli kararların Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Türk bakanların haberi olmadan alınması; bakanların, büyükelçilerin ve diğer bazı üst düzey görevlilerin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Zürih ve Londra Anlaşmalarını açıkça kınaması; enosis ve taksim taleplerini yeniden alevlendirecek olan “self-determinasyon” söyleminin devlet yetkililerince canlandırılması; ve Anayasa ve Anayasa Mahkemesi’nin bazı kararlarının görmezden gelinmesi var. 

Bu adaya gerçek barış, ancak her iki toplumun da kendi geçmişi, suçları ve hatalarıyla yüzleşmesi ile gelebilir. Bu anlamda, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk günlerinden itibaren yaşananları ortaya koyması açısından hem Hadjidemetriou’nun kitabı hem de kitapta yer alan Doktor Küçük’ün mektubu çok önemli. 

İşte mektubun tam çevirisi: 


Sevgili Başpiskopos,

Cumhuriyetimiz ilk yılını tamamladı. Bu süre içerisinde durumu sabırla izledim. Cumhuriyet’e, ilk adımlarını hiçbir engel olmadan atması için samimi bir şans verme arzusu ile, bazen, küçük düşürücü durumlara ve itaatsizliklere şikayet etmeksizin katlandım. Bu mektubun amacı, bana büyük kaygı ve endişe veren temel olayları kayda geçirmek, ve benzer olayların yeniden yaşanmasını önlemek için zat-ı şahanelerinizden yardım rica etmektir. 

Öncelikle, Bakanlar Kurulu toplantılarında, Rum ve Türk bakanlar arasında genelde meydana gelen gereksiz uzun tartışmalardan bahsetmek zorundayım. Ne zaman belli bir toplumu-uzaktan ve dolaylı da olsa- etkileyen herhangi bir konu tartışmaya açılsa, kurulun otomatik olarak bir tarafta Rum üyeler, diğer tarafta Türk üyeler olmak üzere iki gruba ayrıldığını  gözlemlemek gerçekten hayal kırıklığına uğratıcı ve cesaret kırıcıdır. 

Dahası, bu tür tartışmalar sırasında bazı bakanların benimsedikleri düşmanca tutum ve yaklaşımlarının tonu kifayetsizdir ve kimilerimizin anlayış ve işbirliği ruhu içerisinde çalışma gerekliliğini henüz anlamamış veya takdir etmemiş olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. […] Örneğin, Rum bakanların, 1961 bütçesi değerlendirilirken, 1961’de yürütülecek çalışmalar listesine dahil edilmesi önerilen hemen her Türk projesine itiraz etmesi beni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Türk köylerine veya sakinlerine fayda sağlayacak herhangi bir kalkınma projesinin bütçeye, siz zat-ı şahanelerinin tavsiyesine rağmen dahil edilmesine ilişkin isteksizliklerini ve infiallerini göstermişlerdir. Bakanlar Kurulu toplantılarının tutanakları bu tür örneklerle doludur.

İkinci olarak, Bakanlar Kurulu’na havale edilen meselelerin öncelikle Rum bakanların katıldığı bir toplantıda görüşüldüğü ve çoğunluğu oluşturan Rum bakanların, Bakanlar Kurulu toplantısına ne şekilde hareket edeceklerini kararlaştırmış halde geldikleri açıktır. Bu nedenle, Türk bakanlar, Bakanlar Kurulu toplantılarındaki varlıklarının sadece formalite icabı olduğu izlenimini edinmektedir. Aslında onların varlığı tek bir amaca hizmet etmektedir: ihtilaflı konularda kendi görüşlerini ifade etmek ve karşı oylarını kayda geçirmek. 

Üçüncü olarak, belli politika konuları, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Türk Bakanlara danışılmadan, hatta bilgilendirilmeden ele alınmaktadır. Birçok kez, veto hakkımız olan konulardaki kararları bile yerel basının haber sütunlarından öğrenmiş bulunmaktayım. Buna en son örnek, Belgrad Konferansı Kıbrıs Heyetine Sayın Rossides ve Kranidiotis’in dahil edilmesidir.

Dördüncü olarak, Kamu Hizmeti Komisyonu, görevini yerine getirmekte başarısız olmuştur. Artık bu komisyonun üyelerinin mantalitesini bildiğimize göre, aynı komisyonun Kamu Hizmetinde 70:30 oranını uygulayabilmesini beklemek boşunadır. Dolayısıyla, bu komisyonun çalışmalarına katkı yapmak yerine engel olan bazı üyelerin görevine son vermemizin yasallığı ciddi olarak düşünülmesi gereken bir konudur.

Beşinci olarak, şunları görmek gerçekten çok cesaret kırıcı ve hayal kırıklığı yaratıcıdır:

• Bakanlar, büyükelçiler ve diğer üst düzey yetkililer ara sıra, [“self-determinasyon”u destekleyici açıklamalar yapmakta; Başpiskopos Makarios ve General Grivas’ın önderlik ettiği mücadelenin henüz temize çıkmadığı, Zürih ve Londra Anlaşmalarının Kıbrıslı Rumların umut ve özlemlerini karşılamadığı, amacına ulaşana kadar mücadelenin devam edeceği mealinde şeyler söylemekte; ve belli bir bakan, EOKA “savaşçılarının” çıkarlarına hizmet etmek için o pozisyonda olduğunu belirtmektedir]. 

• Zürih ve Londra Anlaşmalarını ve anayasamızı açıkça kınayan kişilerin sayısı günden güne artmaktadır; bu kişilerin faaliyetleri anayasaya aykırıdır […] ancak bu konuda yasal takibat yapılmamaktadır.

• Kıbrıs’ta “self determinasyon” ilkesinin iki toplum arasında güvensizlik ve düşmanlık duyguları yaratacağı ve eski “enosis” ve “taksim” taleplerini yeniden canlandıracağı bilinmesine rağmen, bu ilke genel bir tartışma konusu haline getirilmiştir […] ve bu [yetkili isimlerce teşvik edilmektedir].

• Özellikle hükümet çevrelerinde şöyle bir genel eğilim ortaya çıkmıştır: Eğer, belli anayasa hükümlerinin, çoğunluğun çıkarlarına aykırı olduğu tecrübe edilmişse, söz konusu hükümler görmezden gelinmekte, Anayasa Mahkemesi’nin belli kararları eğer hükümet politikalarına aykırı ise, etkisiz kılınmaları için yollar ve vesileler bulunmaktadır. 

Son olarak, gözden geçirilmekte olan yıl boyunca yetkilerimizi kırpmak için (özellikle bu Cumhuriyetin başkan yardımcısının) belli girişimlerin yapılmış olduğunu gösteren şu örneklere atıf yapmak zorunda kalmak benim için derin bir üzüntü konusudur. [Küçük, devamında, dışişleri bakanlığı ve diğer bakanlıkların eylem ve ihmalleri, yetkin Kıbrıs Türk memurların açığa alınması, Cumhurbaşkanı yardımcısının yazdığı mektuplara ve bilgi taleplerin yanıt verilmemesi ile ilgili geniş kapsamlı örneklerden bahseder].

Tüm bu bahsettiklerim ve burada bahsetmeme gerek olmayan diğer nedenler göz önünde bulundurulduğunda, bizim isteğimiz doğrultusunda görev yapan bakanlarımızın tavsiyelerimizi, taleplerimizi ve talimatlarımızı görmezden gelmesine ve bunlar hilafında kararlar almasına izin vererek doğru ve anayasal davrandığımızdan şüphe duymaya başlamış bulunmaktayım. Korkarım bakanların Cumhuriyet’in başkanını ve başkan yardımcısını hiçe sayma eğilimi anayasamızın ruhunu yerle bir edecektir. […]

Dolayısıyla, cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanı yardımcısının yetkilerine baş kaldıran belli bakanlara güçlü şekilde karşı olduğunu belirtirim. […]

[…] Bu nedenle, tüm tartışmalı konularda kendi aramızda bir ön tartışma yaparak ve mutabık kaldığımız ölçüde önerilerimizi ortaklaşa masaya yatırarak bu sorunlarla yüzleşmeyi önermekteyim […].

Bu mektubu inceledikten ve bir kanaat oluşturduktan sonra mektubun içeriğini sizinle tartışma fırsatını bana vermenize minnettar olurum.

Saygılarımla, Dr. F. Küçük

Guterres: Kıbrıs sorununa çözüm çabaları imkansız hale gelebilir

BM Genel Sekreteri Guterres Güvenlik Konseyi’ne rapor sundu:

Guterres: Kıbrıs sorununa çözüm çabaları imkansız hale gelebilir 

Esra Aygın 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, iyi niyet misyonu ile ilgili BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda karşılıklı olarak kararlı adımların atılmaması durumunda Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulma çabalarının imkansız hale gelebileceği uyarısında bulundu. 

19 Haziran 2021 – 15 Aralık 2021 dönemini kapsayan raporda Guterres: “Endişe ile not ederim ki, bu son dönem içerisinde toplumların pozisyonlarının daha sabit hale geldiği ve birbirinden daha da uzaklaştığı görülüyor” dedi ve geçen zamanın Kıbrıs’ta karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunması çabalarını zorlaştırdığını vurguladı. 

Genel Sekreter, liderlerden geleceğe daha pragmatist bakmalarını isteyerek: 

Çözümsüzlük tüm Kıbrıslılar için olumsuz sonuçlar doğurur 

“Siyaseten herhangi bir gelişmenin olmaması tüm Kıbrıslılar için önemli olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Tüm taraflara sürece yardımcı olmayacak eylemlerden kaçınmaları ve diyalog yolu ile çözüm aramaları çağrısında bulunuyorum. Kararlı adımların atılmaması durumunda Kıbrıs ve çevresindeki dinamikler ve seçim takvimleri, Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulma çabalarını imkansız hale getirebilir” dedi. 

Taraflara esnek olmaları ve sağlam siyasi irade ortaya koymaları çağrısında bulunan Guterres, raporuna, “Taraflara anlamlı barış müzakerelerinin yeniden başlaması için ortak bir zemin bulmak adına yapıcı bir şekilde çalışmaya davet ederim” diye devam etti. 

BM temsilcisinin rolü ve görevi konusunda görüş birliği yok 

Atanması öngörülen BM temsilcisinin, ortak zemin bulma çalışmasının başını çekerek sürece kritik bir destek teşkil edebileceğini belirten Genel Sekreter, tarafların temsilcinin rolü ve görevi ile ilgili farklı görüşlere sahip olduğunu, bu yöndeki çabanın devam ettiğini söyledi. 

Guterres garantör güçlere de, Kıbrıs sorunun çözümü ve tüm Kıbrıslılara barış ve refah getirme çabalarını desteklemek için ellerinden geleni yapmaları çağrısında bulundu. 

Anlaşmaya olan inanç düşmekte 

BM Genel Sekreteri, raporlama dönemi içerisinde, Kıbrıs’ta müzakere edilmiş bir anlaşmaya varılacağına olan inancın düşmeye devam ettiğini ve her iki toplumun da herhangi bir ilerleme sağlanabileceği yönündeki şüphesinin arttığını belirtti.  

“Maraş’taki gelişmelerden endişeliyim”

Özellikle kapalı Maraş’ta atılan belli adımların hem iki taraf hem de iki toplum arasındaki güvensizliği artırdığına dikkat çeken Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’nin kapalı Maraş ile ilgili açıklama ve adımları kınamış olduğunu hatırlattı ve “Kapalı Maraş ile ilgili gelişmeler konusundaki endişemi tekrar ederim. Birleşmiş Milletler’in Maraş ile ilgili pozisyonunda hiçbir değişiklik yoktur” dedi. Guterres bu konudaki Güvenlik Konseyi kararlarını da hatırlatarak bu kararlara tümüyle uyulmasının öneminin altını çizdi. 

Teknik Komitelerde ilerleme yok

Kültürel Miras, Yayıncılık ve Telekomünikasyon, ve Sağlık Teknik Komitesi dışındaki komitelerin herhangi bir ilerleme kaydedememiş olduğuna dair endişelerini belirten Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin liderlere, komitelere, işlerini yapmaları önündeki engelleri kaldırmak ve etkin şekilde faaliyet göstermelerini sağlamak için gerekli siyasi desteği vermeleri çağrısında bulunmuş olduğunu hatırlattı. 

Özlü görüşmelerin olmayışının ve tarafların Kıbrıs sorunu ile ilgili pozisyonları arasındaki farkın teknik komitelerin çalışmalarını da etkilemeye başlamış olduğunu vurgulayan Guterres, komitelerin çalışmaları ile ilgili - aynı Kıbrıs sorununda olduğu gibi - ortak bir zemin olmadığına dikkat çekti. 

Guterres özellikle, Güvenlik Konseyi’nin, barış önündeki engelleri ele almak adına, okul kitapları da dahil okul materyallerinin ortak şekilde gözden geçirilmesi çağrısı ile ilgili herhangi bir gelişmenin yaşanmamış olmasının altını çizdi ve bunu “üzücü” olarak nitelendirdi. 

“Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk liderleri ve onların temsilcilerini güven yaratıcı önlemler üzerinde bir arada çalışmaya ve teknik komitelerin çalışmalarını canlandırmaya davet ederim” diyen Genel Sekreter, liderlerden ter terminoloji de dahil mevcut zorlukları aşarak tüm komitelere pratik ve siyasi destek vermeleri çağrısında bulundu. 

Kıbrıs ve etrafındaki gerginlik endişe verici 

Hidrokarbon araştırmaları ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları konusundaki anlaşmazlık ile Yunanistan ile Türkiye arasında yükselen tansiyonun bölgedeki gerginliği artırdığına dikkat çeken Guterres:

“Kıbrıs içerisinde, çevresinde ve Doğu Akdeniz bölgesinde yükselmekte olan gerginlik beni endişelendirmektedir. Kıbrıs ve çevresindeki doğal kaynaklar her iki toplumun da faydasına olacak şekilde kullanılmalıdır ve tarafların Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir ve kalıcı bir çözüm bulması için güçlü bir nedendir” dedi. 

Guterres tüm taraflara bu konuda itidal çağrısı yaptı ve gerginliğin azaltılması için ciddi çabaların sarf edilmesi çağrısında bulundu. 

AB Dijital COVID Sertifikası 

Kıbrıslı Türklerin AB Dijital COVID Sertifikasına tam ve eşit erişimi konusundaki önemli zorlukların devam etmekte olduğunu vurgulayan Genel Sekreter, bu konunun bir öncelik olarak ele alınması ve daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini belirtti. 

Ekonomik uçurum zarar verir

İki tarafın ekonomileri arasındaki uçurumun geçmişte elde edilmiş olan önemli yakınlaşmalara zarar verebileceğini belirten Guterres, toplumlar arasında daha fazla ekonomik ilişki ve daha fazla ada-içi ticaretin teşvik edilmesi gerektiğini vurguladı.

Müzakere heyetlerinin yüzde 30’u kadın olmalı 

Kadınların anlaşmazlıkların çözümlenmesi ve barış süreçlerine karar verici seviyelerde katılımlarının sağlanması için çağrı yapan Guterres, bu konudaki Güvenlik Konseyi kararlarını hatırlattı ve taraflardan, bundan sonraki müzakere heyetlerinin yüzde 30’unu kadınların oluşturmasını temin etmelerini istedi. 

Son olarak, liderlerden, iki toplum arasındaki temas ve işbirliğini cesaretlendirmelerini isteyen Guterres, liderlerin, müzakere süreci yeniden başladığında kadınları, azınlıkları, gençleri ve engellileri de içine alan daha kapsayıcı bir barış süreci inşa etmeleri gerektiğinin altını çizdi. 


https://www.yeniduzen.com/guterres-kibris-sorununa-cozum-cabalari-imkansiz-hale-gelebilir-148228h.htm


Çözümsüzlük sahada yeni olgular yaratıyor

 

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü ile ilgili raporunu Güvenlik Konseyi’ne sundu: 

Çözümsüzlük sahada yeni olgular yaratıyor

Esra Aygın 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü ile ilgili BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, resmi müzakerelere başlamak konusunda herhangi bir ilerlemenin olmamasının sahada yeni olguların yaratılmasına zemin hazırladığını vurguladı. Guterres, bu olguların, diğer tarafça ‘provokatif’ olarak görülen eylemler olduğunu belirtti. 

19 Haziran 2021 – 15 Aralık 2021 dönemini kapsayan raporda, Genel Sekreter, söz konusu dönem içerisinde siyasi gerginlikler ve güvensizliğin önemli güven yaratıcı önlemlerin de uygulanmasını engellediğine dikkat çekti. 

Gerilimi tırmandırma politikası 

Raporlama dönemi içerisinde, UNFICYP’in sahada önemli ihlallerle karşılaşmış olduğunu söyleyen Guterres, “Bu trend, taraflar arasında halihazırda var olan zor ortamı daha da kötüleştirecek sistematik bir gerilimi tırmandırma politikasına dönüşebilir,” uyarısında bulundu. 

Guterres, Kıbrıslı Türklerin bazı geçiş noktalarında ve özellikle de Derinya’da kötü muamele gördüğü iddialarına da değindi. 

Geçiş noktalarındaki kısıtlamaların kaldırılmış olmasının, iki toplum arasında anlamlı bir etkileşime neden olmadığına dikkat çeken Guterres, “Toplumlar birbirlerinden uzak ve kendi taraflarındaki iç konulara odaklıdır. Geçen zaman ve toplumların birbirlerinden daha da uzaklaşması riski karşısında Kıbrıslıların günlük hayatını etkileyen konularda güven artırıcı faaliyetler ve iş birliğinin desteklenmesi gerekmektedir” dedi. 

Guterres, toplumlar arasında daha yakın iş birliğini teşvik etmeye çalışan yerel ve uluslararası aktörlerin, kuzeyin statüsü ile alakalı engellerle ve “tanıma” endişeleri ile karşılaştıklarının altını çizdi. Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs politikası devam ettiği ve Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki kararları orada olduğu sürece tanıma ile ilgili endişelerin daha fazla işbirliğinin önünde bir engel teşkil etmemesi gerektiğini vurguladı. 

Ara bölgede izinsiz faaliyetler 

Ara bölgenin her iki tarafça izinsiz inşaat çalışmaları ile ihlal edilmiş olduğunun altını çizen Guterres, bunun taraflar arasındaki gerginliği tırmandırdığına dikkat çekti. “Hem bireysel, hem de asker de dahil iki tarafın otoritelerince yapılan inşaat çalışmaları karşılıklı tepkilere neden oldu,” diyen Guterres, söz konusu inşaat çalışmalarının BM’nin ara bölge sınırlandırmasını ve UNFICYP’in yetkilerini de göz ardı ettiğini belirtti. Genel Sekreter, her iki tarafa BM’nin ara bölge sınırlandırmasına saygı göstermeleri çağrısında bulundu. 

Güney ateşkes hattına paralel çekilen 12,009 metrelik dikenli telin yüzde 85’inin ara bölge içerisinde olduğunu vurgulayan Guterres, bu telin kaldırılmasına yönelik çağrıların cevapsız kaldığını ve telin BM’nin devriye yolunu 11 noktada kesmekte olduğunu belirtti. 

Guterres, “İzinsiz yapılar UNFICYP’in ana endişelerinden biridir, çünkü kalıcı bir ihlal teşkil etmektedirler ve diğer taraf da bunları saldırı olarak görmektedir,” ifadelerini kullandı. 

Güvenlik Konseyi’nin ara bölgedeki tüm izinsiz yapıların kaldırılması talebini hatırlatan Guterres, her iki tarafa ateşkes hattı içinde ve boyunca, izinsiz askeri ve sivil faaliyetleri engelleme çağrısı yaptı. 

Genel Sekreter, ara bölgenin her iki tarafındaki gözetleme teknolojisinin geliştirilmesine de değinerek, bunun UNFICYP’e danışılmadan yapıldığının altını çizdi. 

Maraş endişe kaynağı

Kapalı Maraş’taki gelişmeler ile ilgili duyduğu endişeyi ortaya koyan Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’nin bu konudaki kararına rağmen, Maraş’taki uygulamalardan geri dönülmediğini belirtti. 

Temmuz 2021’de Maraş’ın yüzde 3.5’inin askeri statüsünün kaldırılacağı açıklamasının ardından sahada, bitkilerin temizlenmesi dışında önemli bir değişiklik gözlemlenmediğini de sözlerine ekleyen Guterres, diğer noktalarda ufak çaplı altyapı çalışmaları (elektrik, yol asfaltlama, kapalı devre televizyon kameralarının yerleştirilmesi, sokak lambaları vs) gibi çalışmaların yapıldığını belirtti. 

Maraş’ın halka açık kısımlarına çok miktarda ziyaretçi geldiğini, birden fazla kez UNFICYP’in gözetleme noktalarının ihlal edildiğini, bu nedenle UNFICYP’in iki gözlem noktasının etrafına çit çektiğini söyleyen Guterres, bu nedenle, Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri ile birkaç haftalık bir gerginlik yaşandığını not etti. 

Guterres, “UNFICYP Maraş Konusunda Güvenlik Konseyi kararları ile hareket etmektedir ve misyon kapalı şehirdeki gelişmelerle ilgili endişelerini tekrar tekrar iletmiştir. BM Maraş’taki durumdan Türkiye Hükümetini sorumlu tutmaktadır” dedi. 

Maraş ve Strovilya’da BM’nin hareket özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar konusunda bir gelişme yaşanmadığına dikkat çeken Guterres, Strovilya’da Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerine ait noktada gereğinden çok asker bulunduğunun da altını çizdi. 

Ateşkes hattındaki askeri varlık artıyor 

Raporlama döneminde karşılıklı kuvvetler arasındaki askeri gerginliğin düşük olduğunu ancak askeri varlığın ve faaliyetin artırılması çalışmalarının iki tarafta da devam ettiğini belirten Guterres, nicelik olarak daha az askeri ihlal yaşansa da, bu ihlaller daha ciddi ihlallerdi, dedi. 

Guterres, “Her iki tarafta da ek gözetim ekipmanlarının yerleştirilmesi, gözetleme noktalarının geliştirilmesi ve ara bölgeye yakın tatbikatların yapılması gibi, ateşkes hattının güçlendirilmesi faaliyetleri devam etti” dedi. 

Genel Sekreter, ateşkes hatlarındaki gözetleme kapasitesinin artırılmasının nedeni olarak mülteci ve düzensiz göçmenlerin gösterildiğini belirtti ve UNFICYP’in gözetleme noktalarındaki gözetleme teknolojisine, ancak aynı bölgedeki askeri personelin azaltılması halinde tolere edebileceğini vurguladı. 

Düzensiz göç ve sığınmacıların kuzeyden güneye yasadışı geçişlerinin, iki taraf arasında gerginlik konusu olmaya devam ettiğinin altını çizen Guterres, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yapılan iltica başvurularında geçtiğimiz yıl önemli bir artış yaşanmış olsa bile, bu sayı 2019’daki sayının altındadır” dedi.  Guterres “Ekim ayı sonuna kadar 10,508 kişi iltica başvurusunda bulunmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti, iltica başvurusunda bulunanların %80’inin ara bölgeden geçmiş olduğunu söylemektedir,” dedi. 

Doğrudan temas mekanizması 

Askerin birbiri ile doğrudan temas edebilmesi için bir mekanizmanın kurulması ile ilgili Güvenlik Konseyi çağrısına rağmen, bu konuda herhangi bir karar alınamadığını belirten Guterres, bu mekanizmanın kurulmasına her iki taraftan da engeller konulduğunu belirtti. Guterres, “Güney bu mekanizmada sadece Türk askerinin bulunmasını talep ederken, kuzey bu mekanizmada sadece Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerinin yer almasını istemektedir,” dedi. 

Böylesi bir mekanizmanın, tarafların ara bölge ve etrafındaki günlük gerginlikleri çözmesini sağlayacağını vurgulayan Guterres,  taraflardan, diğer askeri güven yaratıcı önlemlerin yanı sıra, bu mekanizma ile ilgili öneriyi ele almalarını rica etti. 

Mayınlar

29 şüpheli tehlikeli alanın mayınlardan temizlenmesi için herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini belirten Genel Sekreter, Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri’nin bu konuyu tartışmak için potansiyel bir istek göstermiş olduğunu ancak Milli Muhafız Ordusu’nun bunu tartışmak istemediğini söyledi. 

Pile’de yasadışı faaliyetler artıyor 

Genel Sekreter Guterres, Pile’de son altı ayda yasadışı kumarın arttığını belirterek, “bölgede yasadışı faaliyetlerdeki artış her iki tarafı da endişelendirmektedir” dedi. Guterres “BM yardımı ile bu konunun nasıl ele alınması gerektiği ile ilgili bir plan ortaya konmaya çalışılmaktadır. Tarafları, en kısa zamanda, bu durumu ele almak için etkin yöntemler bulmaları konusunda cesaretlendiririm,” diye devam etti. 

Pandeminin özellikle Kıbrıs Türk toplumunda yarattığı sosyo-ekonomik etkinin iki tarafın ekonomileri arasındaki uçurumu artıracağından endişe duyduğunu belirten Guterres, bunun da ara bölge üzerinden kaçakçılığı artırabileceğini belirtti. 

Genel Sekreter Guterres, Güvenlik Konseyi’ne, UNFICYP’in görev süresinin altı ay daha uzatılması tavsiyesinde bulundu. 

https://www.yeniduzen.com/cozumsuzluk-sahada-yeni-olgular-yaratiyor-148254h.htm


Thursday, 17 September 2020

Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir

 Esra Aygin 

 

Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakınlığıyla bilinen Türkiyeli bir gazeteci, tam da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki dünyaca ünlü Ayasofya’yı[1] yeniden müzeden camiye dönüştürdüğü gün, sosyal medya üzerinden “Ayasofya tamam! Sırada Maraş var!” şeklinde bir paylaşımda bulundu.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan Maraş, Kıbrıslı Rum sakinlerinin, Türkiye ordusunun ilerleyişinden kaçtığı 1974 yılından bu yana askeri yasak bölge olarak kapatılmış bir kent. Maraş, aynı zamanda, adadaki kapsamlı bir federal çözüm çerçevesinde, müstakbel Kıbrıs Rum kurucu devletinin kontrolünde, önceki yasal Kıbrıslı Rum sakinlerine iade edilecek yerler arasında da bulunuyor. Ancak Türkiye, son zamanlarda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yasaklayıcı kararlarına rağmen[2] Maraş’ın Kıbrıslı Türklerin kontrolünde açılmasına dair planlarını ilan ediyor.

 

Bir zamanlar turistlerin akın ettiği gözde uğrak yerlerinden biri olan, ama şimdilerde ise güzelim turkuaz sular boyunca sıralanan terkedilmiş vaziyetteki cansız otellerin simgelediği Maraş’ta, Türkiye’nin, kentin eski ve meşru Kıbrıslı Rum sakinleri yerine büyük sermayeyi davet edeceğine dair endişeler bulunuyor.

 

Bu endişeler mesnetsiz olmaktan uzak; zira Kıbrıslı Türklerin dini vakfı olan Evkaf, terk edilmiş kentteki mülklerin büyük bir kısmının maliki olduğunu çoktan iddia etmiş durumda. Bu İslami vakıf, tam sayfa gazete ilanları vererek ve videolar yayımlayarak, Maraş hakkında kampanyalar ve lobi faaliyetleri yürütüyor.

 

Türkiyeli gazetecinin Maraş’ın açılması konusundaki bu cüretkar beyanı, kışkırtıcı olduğu kadar sembolik bir öneme de sahipti. Nitekim bu beyan, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde giderek genişleyen ve bazılarının adadaki taksimi daimi bir hale getireceğinden korktuğu gaspını da ortaya koyuyordu.

 

Birleşmiş Milletler önderliğindeki uluslararası toplum, neredeyse 60 yılı bulan bir süredir, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir federal çözüm bulabilmek ve Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumları arasında bölünmüş olan adanın yeniden birleştirilmesi için çaba sarf ediyor. Ancak on yıllarca süren müzakereler, yedi BM Genel-Sekreteri, sayısız plan, başarısızlığa uğramış halkoylamaları ve yine çok yakın bir geçmişte sonuçsuz kalan uluslararası bir konferansın ardından, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü hala devam ediyor.

 

Kıbrıs’ın birleştirilmesine yönelik görüşmelerdeki son tur olan ve İsviçre’deki Crans-Montana’da Temmuz 2017 tarihinde toplanan uluslararası konferans da sonuçsuz kaldı. Kıbrıs konulu bu konferanstan sonra, barış sürecini çevreleyen iklim ciddi bir şekilde bozuldu ve hem Kıbrıs’ta yaşanan hem de Kıbrıs’a ilişkin olan bir dizi gelişmelerle birlikte federal çözüm olasılığı giderek daha da erişilemez bir hale geldi. Çok sayıda kişi, bu gelişmelerin Kıbrıs’ı geri dönüşü olmayacak daimi bir taksime sürükleyebileceğinden endişe ediyor.

 

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Crans-Montana’daki görüşmelerin başarısızlığa uğramasının hemen ardından gazetecilere yapmış olduğu açıklamada, Kıbrıs’ın, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının siyasi eşitliği temelinde iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon çerçevesinde yeniden birleşmesini öngören kırk yıllık BM parametrelerinin artık uygulanamaz hale geldiğini ifade etti. Bu beyan, Türkiye’nin artık alternatif çözüm arayışları aramaya başlayabileceğine de işaret ediyordu.

 

Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ise Crans-Montana’dan bu yana alternatif yaklaşımların gerekli olabileceğini üstü kapalı olarak ima etmişti. Anastasiades, Ekim 2018 tarihinde tarifini yapmadığı “gevşek federasyon” ve hatta konfederasyon fikrini dile getirmişti. Anastasiades’in siyasi muhalifleri ise, kendisinin iki devletli bir çözüm üzerinde düşündüğü iddiasını ortaya atmıştı. Anastasiades, ayrıca, federal bir çözüm hedefinden vazgeçtiği gerekçesiyle özellikle de sol görüşlü AKEL partisi liderliğince topa tutulmuştu. Öte yandan bazı Kıbrıslı Türkler ise Anastasiades’in ademi merkeziyetçi bir federasyon önerisini, federal bir çözüm ile kazanılmaya çalışılan siyasi eşitliği Kıbrıslı Türklere vermekten kaçınmanın bir yolu olarak değerlendiriyor.

 

Öte yandan, Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ve Türkiyeli Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, fiili olarak daimi taksim anlamına gelebilecek iki devletli çözümün de aralarında bulunduğu yeni fikirleri görüşmek için ilki Kıbrıs Konferansı esnasında Crans-Montana’da olmak üzere birçok kez bir araya geldikleri ortaya çıktı.

 

İşin aslında bakılacak olursa, Kıbrıslı Rum liderliği, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumları arasında iktidarın eşit bir şekilde paylaşılacağı iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyonun kurulması için mevcut statükodan feragat etmeye pek de hazır görünmüyor. Dahası, Kıbrıslı Rum liderliğinin, kendi cumhuriyetinin sahip olduğu hukuki, siyasi ve iktisadi üstünlüğünden gayet memnun olduğu ve bu statüden, sayıca daha az bir toplum ile gerçek anlamda bir güç paylaşımında bulunmak için vazgeçmeye niyetli olmadığı da anlaşılıyor. Kıbrıslı Türklerle iktidar paylaşımı yönünde bir anlaşma olması durumunda ise Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler vasıtasıyla federal Kıbrıs’ın işleyişine karışacağına dair endişeler de bulunuyor.

 

Eski Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, 2017 senesinde, “Kıbrıslı Rumların nazarında, Kıbrıslı Türklere siyasi eşitlik verilmesini kabul etmek, ellerindeki güçten vazgeçmek anlamına geliyor. Ancak eksik olan şey” bir anlaşmaya varılması için “her iki taraf için de gerçek manada teşvik edici bir unsurun olmayışıdır. Hiçbir Kıbrıslı Rum liderin de bir anlaşma için seçmenlerinin desteğini asla alamayacağı ortadadır. Statüko, Güney için ziyadesiyle konforludur” şeklindeki görüşünü ifade etmişti.[3]

 

Öte yandan, görüşmelerin sonuçsuz kalması, ileri sürdükleri bir çözümün, yani fiili bir taksimin, zaten uzun bir süredir ortada olduğunu savunan Türklerin ve Kıbrıslı Türklerin elini de güçlendirdi. Bu görüşün taraftarları, uluslararası alanda bir tanınmanın gerçekleşmesi halinde her iki “devletin” de ilişkileri normalleştirip yollarına devam edebileceklerini iddia ediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ise federasyona dair ısrarından ötürü giderek artan bir şekilde yalnızlaştırılırken, bu durum, Akıncı’nın Türkiye ile olan ilişkilerine de onanmaz bir şekilde zarar verdi.

 

Çavuşoğlu, Nisan 2018 tarihinde Kıbrıs’a gerçekleştirdiği bir ziyarette, Kıbrıs için iki devletli bir çözümü masaya koyduğunda, Akıncı, federasyon dışındaki herhangi bir çözüm modeline bakmaktansa istifa edeceği yanıtını vermişti. Çavuşoğlu da daha sonraları, federasyon modelini, Kıbrıslı Türk liderin “şahsi görüşü” olarak nitelemişti.

 

Kıbrıslı Türk lideri ve Ankara arasındaki çözümün mahiyetine ilişkin olarak yaşanan bu uyuşmazlık, bu yılın başlarında, Akıncı’nın, Britanya’da çıkan bir gazete olan The Guardian tarafından yöneltilen ve Türkiye’nin adanın kuzeyini ilhak etme olasılığına dair soruya, “bunun korkunç bir senaryo”[4] olacağı şeklinde bir cevap vermesinin ardından daha da kötüleşti. Kıbrıslı Türk lider Türkiyeli yetkililer tarafından acımasızca eleştirildi ve hatta bazılarına göre tehdit edildi.

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Akıncı’nın açıklamalarını “son derece talihsiz” olarak nitelendirirken, Çavuşoğlu, Akıncı’nın “güvenilmez” olduğunu söyleyerek, onu “terörü desteklemekle” suçladı. Türkiyeli Cumhurbaşkanı Yardımcı Fuat Oktay, Akıncı’nın tavrına “müsamaha gösterilmeyeceğini” belirtirken, Erdoğan’ın başdanışmanı Yiğit Bulut ise Kıbrıs’ta bir oldu bittiye karşı kanlarının “son damlasına kadar mücadele edeceklerini” yazdı. Akıncı hakkında yapılan diğer açıklamalar arasında “Kıbrıs’a gidip Akıncı’nın kazanmaması için çalışmalarda bulunma” ve Akıncı’nın “PKK liderlerinden biri gibi patlatılması” şeklinde çağrılar da yer alıyordu. AKP’nin kıdemli yetkililerinden Metin Yavuz da Akıncı’nın “lider olmadan önce adam olması gerektiğini” söyleyerek, “Eğer bizler olmasaydık, sen değil Cumhurbaşkanı olmak, çöpçü bile olamazdın” dedi.

 

Tüm bu saldırılara ve süregelen baskılara rağmen, Kıbrıslı Türk liderliği için 11 Ekim’de yapılacak olan seçimlerde ikinci bir dönem için adaylığını koyacak olan Akıncı geri adım atmayarak halkın yanıtını seçim sandığında vereceğini ifade etti.

 

Ankara ve görünen o ki Anastasiades’in, kendilerini federal çözüm çerçevesi dışında bir yere konumlandırmasıyla birlikte, Ankara, Akıncı’yı iki devletli bir çözüm politikasının izlenmesinin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Nitekim sonraları, Ankara’nın Akıncı’dan kurtulmak amacıyla Ağustos ayı başlarında Kıbrıslı Türk sağ partilerini, Kıbrıslı Türk lidere karşı yarışacak ortak bir aday üzerine uzlaşmalarına teşvik etmek için davet ettiği ortaya çıktı. Ancak şimdiye dek bu konu üzerinde bir uzlaşmaya varılamadığı gibi, Akıncı da yapılan anketlerde önde görünüyor.

 

Türkiye’nin artan etkisi

 

2017 yılındaki sonuçsuz kalan son görüşmelerden bu yana, Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler üzerindeki kültürel ve dini hegemonyası giderek arttı ve bu durum, yeniden birleşmeye dair beklentileri daha da karmaşık bir hale getirdi. Erdoğan yönetimi bir yanda Türkiye’deki gücünü pekiştirirken, Kıbrıs’ın kuzeyi de Türkiye kökenli kişilere vatandaşlık verilmesi yönünde daha fazla baskıya, Kıbrıslı Türk gençlere ne şekilde eğitim verileceğine müdahale eden daha çok sayıda hamlelere, ifade hürriyetine dönük artan tehditlere ve yasaların değiştirilmesi hususunda daha fazla dayatmalara maruz kaldı. Adanın her yerinde daha büyük camiler inşa edildi ve Kıbrıslı Türk makamlarından gerekli izinler alınmaksızın hukuka aykırı bir şekilde açılan Kuran kurslarının sayısı da hızla arttı.

 

Dünyadaki en liberal Müslümanlar arasında yer alan ve geleneksel olarak İslam’ın oldukça barışçıl ve ılımlı bir yorumunu takip eden Kıbrıslı Türkler, durmaksızın artan Türk baskısı olarak tarif ettikleri bu durum karşısında giderek artan bir huzursuzluk duyuyor.

 

Kıbrıslı Türkler, artan sayıdaki çok daha büyük camiler ile yasa dışı Kuran kurslarının yanı sıra daha fazla sayıda dini okulların kurulmasına dönük planlar ile ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu kılınması için yapılan baskılar, erkek ve kız çocuklarının birbirlerinden ayrı yerlerde tutulduğu gençlik kampları, otellerde haremlik ve selamlık olarak ayrılan eğlence alanları, Türkiye’den gönderilen daha muhafazakar imam ve din kültürü öğretmenleri ve Kıbrıslı Türklerin eğitim sistemini ve müfredatını kontrol altına almaya yönelik girişimlerden ötürü de kendilerini tehdit altında hissediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk yönetimi üzerindeki, Türkiye’den gelen ve sayıları giderek artan kişilere vatandaşlık verilmesi konusunda süregelen baskı ve Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki değişen nüfus yapısı da ciddi kaygılara neden oluyor. Türkiye vatandaşlarının sayısındaki bu artış, adadan ayrılan Kıbrıslı Türklerin sayısındaki artış ile bir araya geldiğinde, bu vaziyet, yakın bir gelecekte Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarında azınlık olarak kalmaları sonucunu doğurabilir. Kesin sayının ne olduğu tartışmalı olsa da yapılan araştırmalar, herhangi bir zamanda Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplam 400 bin kişilik nüfusun yarısının Türkiye vatandaşı olabileceğine işaret ediyor. Diğer yabancı yerleşiklerin bu sayıya dahil edilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türkler azınlıkta kalıyor.[5] Nüfus yapısındaki bu değişim, Kıbrıslı Türklerin uzun vadedeki varoluşları ve kimlikleriyle ilgili soruları gündeme getirmenin yanı sıra Kıbrıs konusundaki bir çözümün mahiyetinin değiştirilmesi riskini de taşıyor.

 

Aralık 2019 tarihinde, Türkiye’deki basında, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde bir deniz üssü kurmayı planladığı haberlerine yer verildi. Bu haberlere göre, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı bir uzman ekip, üs için bölgede yer analizine dönük keşif çalışmalarında bulundu. Bu planlar arasında yeni askeri bölgeler ile deniz tesislerinin inşa edilmesi de yer alıyor. Türkiye, ayrıca, önceleri, Kıbrıs’ın kuzeyinde, Doğu Akdeniz’de faaliyet gösterecek insansız hava araçları için bir havalimanını da kullanmaya başlamıştı.

 

2004 yılında Annan Planı’nın başarısızlığa uğramasından sonra başlayan ve bugüne dek devam eden hızlı inşaat ve kalkınma da adadaki federal çözümü giderek artan bir derece karmaşıklaştıran bir diğer unsur. 1963’teki etnik çatışmalar ile 1974 senesindeki taksimin neticesinde, kuzeyde yaşayan 150 binden fazla Kıbrıslı Rum, arkalarında 1.350 milyon dönüm (551.844.058 m2)—ki bu sayı, kuzeydeki tüm özel mülklerin yüzde 80’ine tekabül ediyor—bırakarak güneye kaçmak zorunda kaldı. O dönemde güneyde yaşayan 50 bin kadar Kıbrıslı Türk ise kuzeye kaçtı. Şimdilerde devasa oteller ve kumarhaneler sahil boyunca birbirleri ardında uzanırken esasen Kıbrıslı Rumlara ait olan ve önceleri boş durumda olan araziler üzerinde benzer büyüklükte ev, üniversite ve gece kulüplerinin inşasına devam ediliyor. Fiziksel çevredeki bu değişikliğin, mülkiyet sorununun eski hale iade, tazminat ya da takas yoluyla çözülmesini gerektiren federal bir çözümü çok daha çetrefil bir hale getireceğine hiç kuşku yok. Nitekim bir yanda inşaatlar devam ederken, diğer yanda ise federal bir çözüme ulaşılması durumunda Kıbrıslı Rumlara iade edilecek ya da bu kişilerle takas edilebilecek eldeki boş arazilerin sayısı da giderek azalıyor.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması, Türkiye’den kontrolsüz olarak gerçekleştirilen nüfus nakli, Kıbrıslı Türklerin yaşamlarının her alanındaki baskılar—ki son kertede hayatta kalabilmek adına uyum göstermek zorunda kalacaklar—ve hayati nitelikteki tüm sektörleri ele geçirip, elde kalan boş arazilerin tümünü dolduran Türkiye sermayesiyle birlikte çok yakında tamamlanmış olacak.

 

Kuzeyin demografik, iktisadi, siyasi, dini, sosyal ve kültürel yapısının dizginleri boşanmış ve baş döndürücü bir hızla tahrif edilmesine ilaveten, Ocak 2018 tarihinde meydana gelen bir başka olay da günümüz Türkiye’sini simgeler hale gelen ifade özgürlüğü ve diğer temel hak ve hürriyetlere karşı hoşgörüsüzlüğün, Kıbrıs’ın kuzeyine de sirayet etmesinden çekinen Kıbrıslı Türkler için özellikle endişe vericiydi.

 

Kıbrıslı Türk gazetesi olan Afrika’nın, Ocak 2018 tarihinde, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak gerçekleştirdiği harekatı “Türkiye’den bir işgal harekatı daha” şeklinde nitelendirmesinin ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’deki “kardeşlerine” gazeteye gereken cevabı vermeleri çağrısında bulundu. Yapılan bu çağrı üzerine çoğunluğu Türkiye kökenli olan yüzlerce gösterici, Afrika gazetesinin ofisini basarak binanın camlarını kırıp, taşlar ve demir çubuklar atarak gazetenin genel yayın yönetmenini de tehdit etti.

 

Sonuç

 

Kıbrıs’taki tüm bu gelişmeler, Kıbrıs ile Doğu Akdeniz bölgesindeki ve etrafındaki değişen dinamiklerle bir araya geldiğinde, federal bir çözümün sağlanması ihtimalini giderek daha ulaşılmaz kılıyor. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerinin tüm zamanların en düşük seviyesinde seyretmesi ve Kıbrıs açıklarındaki sularda gerçekleştirilen hidrokarbon arama faaliyetleri nedeniyle yaşanan gerilim de iyimser olmak için geriye çok az sebep bırakıyor.

 

Bu durum, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin “Kıbrıs halkı, bu kez farklı olacağını bilmeyi hak ediyor” ifadesine yer verdiği ve BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu 14 Kasım 2019 tarihli raporunda da tekrar edildi.[6]

 

Yine bu noktada, BM Genel Sekreteri Guterres’in görüşmelerin yeniden başlatılmasına ilişkin süregelen çabalarına ve BM Güvenlik Konseyi’nin, BM nezaretinde bir çözüme ulaşılması için taraflara ve ilgili tüm katılımcılara birçok kez yapmış olduğu siyasi irade ve taahhütlerini yineleme çağrılarına rağmen, federal çözüm için anlamlı bir sürecin yakın bir zaman içinde başlayabileceğine dair göstergelerin olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Guterres, Haziran 2018 tarihinde kıdemli bir BM görevlisi olan Jane Holl Lute’yi iki Kıbrıslı lider ve Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya’dan oluşan üç garantör devlet ile görüşmelerin BM himayesinde yeniden canlandırılması için gerekli şartların bulunup bulunmadığı hususunda görüş alışverişinde bulunması için görevlendirmişti. Lute’nin, şartların mevcut olması halinde, Guterres tarafından 2017 yılında önerilen çerçeveyi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderlerin önceki tarihli “yakınlaşmaları” ve görüşmelerin ne şekilde ilerleyeceğine dair teklif edilen yol haritasını da ihtiva edecek bir “şartname” kaleme alması gerekiyordu.

 

Ancak Lute tarafından gerçekleştirilen çok sayıda istişare, maalesef şartname konusunda bir uzlaşıya varılmasını sağlayamadı. Ekim ayında yapılacak seçimleri Akıncı’nın kazanması halinde görüşmelerin yeniden başlatılması konusunda küçük de olsa bir şans var. Zira aksi bir durumda, görüşmelerin süresiz olarak askıya alınmış bir halde kalması kuvvetle muhtemel gözüküyor.

 

55 yıldır siyasi olarak ayrı düşmüş bir halk ve 45 yıldır da fiziksel olarak ayrılmış bir ülke olan Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir. Federal bir çözümün olmadığı bir durumda Kıbrıs’ın kuzey kesimi hızlı bir şekilde Türkiye ile kaynaşıp/çözülecek ve bu da adada fiilen daimi bir taksim anlamına gelecektir.

 

 

 

 

[1] UNESCO Dünya Mirası listesinde olan bu eser, altıncı yüzyılda Bizans İmparatorluğu döneminde bir kilise olarak inşa edilmiş, Osmanlıların İstanbul’u 1453 yılında fethetmesinin ardından camiye dönüştürülmüştü ve müze olarak açıldığı 1935 yılından beri tüm inançlardaki ziyaretçilere açıktı. Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, dünya çapında Hristiyanlar ile çok sayıda akademik ve korumaya yönelik çalışmalarda bulunan camiada kızgınlık ve şaşkınlığa neden olmuştu. Bu adım, aynı zamanda NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin de artmasına sebebiyet verdi.

 

[2] BM Güvenlik Konseyi’nin 1984 tarihli ve 550 sayılı kararı “Maraş’ın herhangi bir bölümüne kendi sakinleri dışındaki kişilerin yerleştirilmesine yönelik çabaları kabul edilemez olarak nitelemekte ve bu bölgenin Birleşmiş Milletler idaresine devredilmesi çağrısında bulunmaktadır.”

BM Güvenlik Konseyi’nin 1992 tarihli ve 789 sayılı kararı “1984 tarihli ve 550 sayılı kararın uygulanması maksadıyla, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kontrolü altında bulunan alanın, Maraş’ı da içine alacak şekilde teşmil edilmesi” çağrısında bulunmaktadır.

Kapatılmış durumdaki kentin açılmasına yönelik yeni hamleler üzerinde, BM Güvenlik Konseyi, 9 Ekim 2019 tarihinde Maraş meselesini kapalı bir oturumda ele aldı ve sonrasında da bir basın açıklaması yayımladı. Konsey, açıklamasında önceki Güvenlik Konseyi kararlarında yer verildiği şekliyle Maraş’ın statüsünün önemi hatırlatarak Maraş’la ilgili olarak bu kararlar doğrultusunda olmayan herhangi bir eylemde bulunulmaması gerektiğini teyit etti ve Konsey kararlarının uygulanmasının önemini vurguladı.

 

[3] Jack Straw, “Only a partitioned island will bring the dispute between Turkish and Greek Cypriots to an end,” Independent, Ekim 2017.

 

[4] “Turkish Cypriot leader warns Cyprus is facing permanent partition,” The Guardian, Şubat 2020.

 

[5] Mete Hatay, Kıbrıs’ın Kuzeyinde Nüfus ve Siyaset, s.42.

 

[6] BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs İyi Niyet Misyon Raporu, 14 Kasım 2019.

 



https://tr.boell.org/index.php/tr/2020/09/02/kibris-bir-daha-asla-yeniden-birlesemeyebilir

Wednesday, 20 May 2020

Covid 19'la derinleşen bölünme siyaseti

Esra Aygın

Covid 19 salgını gerekçe gösterilerek karşılıklı geçişlere kapanan geçiş noktalarının açılması ile ilgili hala herhangi bir danışma süreci, plan veya tartışmanın olmaması, adadaki toplumlar kadar uluslararası camiada da endişe yaratıyor. 

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) bir açıklama yaparak geçiş kapılarındaki kısıtlamaların kaldırılması için taraflara yardımcı olmaya hazır olduğunu belirtmişti. BM Sekreteri Antonio Guterres, Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı’nın mektubuna cevaben, iki liderin sağlık durumu istikrara kavuşur kavuşmaz geçiş noktalarının açılması için belli düzenlemeler üzerinde anlaşmalarını beklediğini yazdı. Tüm Avrupa’da sınırların açılması için karar üreten Avrupa Komisyonu ise, geçiş noktaları ile ilgili iki tarafın politikalarını yakından izliyor. 

Kıbrıs’ta henüz daha hiçbir Covid 19 vakasına rastlanmamışken, 28 Şubat’ta Kıbrıs Rum tarafı dokuz geçiş noktasından dördünü tek taraflı olarak kapattığını duyurmuştu. Diğer beş geçiş noktasının açık kalması, herhangi bir seyahat kısıtlamasının getirilmemesi, havaalanlarında ve deniz limanlarında herhangi bir önlem alınmaması, hatta 1 Mart’ta Limasol karnavalının yapılmasına izin verilmesi, dört geçiş noktasının kapatılması kararının haklılığını savunmayı imkânsız kıldı. 

Birkaç gün sonra, barış aktivistleri ve sağduyu sahibi siyasetçilerin iş birliği ve koordinasyon çağrıları hiçe sayılarak kuzeyde de bütün geçiş noktaları da tek taraflı olarak kapatıldı. 

Aslına bakılırsa, Covid 19 salgını, geçiş noktalarının kapanmasını isteyen sağ siyaset için çok elverişli bir neden teşkil etti. Şu anda ise, birçok alanda açılımların başlamış olmasına rağmen, kapıların açılmasına dair hiçbir plan, iş birliği veya koordinasyon yok. Şu anda, her iki tarafta da, kapıların açılmasını istemeyen, durumun böyle kalmasını tercih edenlerin siyaseti uygulanıyor. Covid 19 krizi, adadaki bölünmeyi derinleştirmek için kullanılıyor.

Bugün Kıbrıs Rum tarafında şahit olduğumuz geçiş noktalarının kapatılması politikasının sinyalleri aslında Covid 19 salgını öncesinde verilmişti. Geçtiğimiz yılın sonundan itibaren kuzeyden güneye çok sayıda mültecinin geçiş yaptığına dair propaganda giderek yoğunlaşarak resmi ağızlardan dile getiriliyordu. Göçmenlerle ilgili resmi veriler paylaşılmıyor, ancak Türkiye’nin kasti olarak göçmenleri güneye gönderdiği ve sayılarının giderek artmakta olduğu iddia ediliyordu. Kimi fikir önderleri, siyasetçiler ve siyasi partiler buna çözüm olarak geçiş kapılarının kapanmasını talep ediyordu.

Bağımsız sivil toplum örgütleri ve araştırmacıların verilerine göre, Aralık 2019 itibarıyla kuzeyden güneye geçen göçmen sayısında azalma olmasına rağmen, ELAM’ın kapıların kapanması yöndeki önerisini benimseyen ve bunu Kıbrıslı Rum Lider Nikos Anastasiadis ile ciddi ciddi görüşen bakanların olduğu da gelen güvenilir bilgiler arasında. 

Şu anda ise, televizyonlarda sık sık boy gösteren sağlık uzmanları ve sağ siyasetçiler, kuzeyin verilerine inanmadıklarını, Türkiye’den adaya sürekli olarak kontrolsüz girişlerin yapıldığını, bu durumda kapıların açılmasının imkansız olduğunu savunuyorlar. 

Çözüm olmamasının nedenini geçiş noktalarının açık olmasına bağlayan ve geçiş noktalarının adadaki durumu meşrulaştırıp normalleştirerek çözümü engellediğini, dolayısıyla açılmamaları gerektiğini iddia edenler bile var. 

Bir diğer düşünce ise, geçiş noktalarını kapalı tutarak kuzeyin ekonomik olarak çökertilmesi ve görüşmelerde zayıf duruma düşürülmesi. Tüm bu absürt sesler ve savlar arasında geçiş kapılarının açılması için çağrılar çok cılız kalıyor. 

Gerek içeriden gerekse uluslararası camiadan gelen geçiş kapılarının açılması çağrılarına Kıbrıs Rum tarafı, kendilerinin sadece iki kapı dışındaki geçiş noktalarını kapattığını, tüm geçiş noktalarını kapatan tarafın Kıbrıslı Türkler olduğunu belirterek yanıt veriyor. Ancak 14 günlük karantina süresi fiilen tüm geçiş noktalarının kapalı olması anlamına geliyor. Kıbrıs Türk tarafı tüm geçiş noktalarını açarak Kıbrıs Rum tarafının bu gerçeği çarpıtma girişimini bozabilir; ama nedense ekonomik olarak güneyden gelecek insanlara ihtiyacı olan kuzeyde de hükümetin geçiş noktalarını açmak için pek bir acelesi yok gibi. İlginç şekilde iki taraf arasında geçiş noktalarının kapalı kalması için sessiz bir anlaşma var sanki. Bu durum hem sağ söylemin güçlenmesine yarıyor hem de güven artırıcı önlemler veya müzakerelerin yeniden başlaması gibi çözüm için önemli konuları ikinci plana atıyor. 

Aslına bakılırsa gönlünde kalıcı bölünmenin yattığı artık herkes tarafından kabul edilen Anastasiadis için bu durum kamuoyu nezdinde bir prova adeta. Görüşmelerin olmadığı, kapıların kapandığı ve kuzeyin mühürlendiği bir durumda ‘ne olur?’un bir testi. Yeşil Hat aylardır bir sınıra dönüşmüş durumda. Hem de normalleştirilmiş bir sınıra. Üstelik kamuoyunda elle tutulur bir tepki yok. 

Yapılan açıklamalardan da belli olduğu gibi uluslararası gözlemciler kapıların açılması konusunun siyasete alet edilmesinden endişe duyduklarını saklamıyorlar. 
Her iki tarafta da virüsün kontrol altına alınmış olduğu bu dönemde geçiş noktalarının açılması için herhangi bir planlamanın olmaması gerçekten de endişe verici. Kuzeyde haftalardır herhangi bir yeni Covid 19 vakasına rastlanmadı. Güneyde ise yapılan testlerde artık sadece günde birkaç vaka çıkıyor ki, bunlar da büyük ihtimalle pozitif kişilerle temas etmiş olanlar. Yani ortada geçişlerin kapalı kalmasını meşru kılacak bir salgın yok. 

Maalesef hem Kıbrıs’ın güneyi hem de kuzeyi Covid 19 krizi karşısında verdikleri tepki ile hem fiziksel hem de siyasi olarak bölünmeyi derinleştirdiler. Öyle anlaşılıyor ki geçiş noktalarının açılması için toplumlardan büyük ve koordineli bir baskıya ihtiyaç var. 


BM Endişeli

Esra AYGIN

Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) adanın iki tarafı arasındaki geçiş noktalarının uzun süre kapalı kalmasından endişeli.

Covid 19 salgını nedeniyle Mart başında fiilen geçişlere kapanan kapıların açılması için herhangi bir plan veya çaba görmeyen Barış Gücü, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak geçiş kapılarındaki kısıtlamaların kaldırılması için taraflara yardımcı olmaya hazır olduğunu belirtmişti.

Geçiş noktalarının açılması çağrılarına Kıbrıs Rum tarafı, kendilerinin sadece iki kapı dışındaki kapıları kapattığını, tüm kapıları kapatan tarafın Kıbrıslı Türkler olduğunu belirterek yanıt veriyor. Ancak 14 günlük karantina süresi fiilen tüm kapıların kapalı olması anlamına geliyor.

BM Barış Gücü’nden kaynaklar, kapıların açılması konusunun siyasete alet edilmesinden endişe duyduklarını belirtiyorlar ve bu konuda verilecek kararların bilim temelinde verilmesi gerektiğine vurgu yapıyorlar. Ayrıca geçiş noktalarının tek taraflı değil koordinasyon halinde karşılıklı açılması gerektiğini belirtiyorlar.

Her iki tarafla da bu konusunda istişarelerde bulunan Barış Gücü yetkilileri kapıların yakın zamanda açılmasını pek olası görmüyor.

Karanfil Devrimi


Portekiz’in kansız darbesi 
Bugün, bir darbe olarak başlayıp karanfillerle bezenmiş bir devrime dönüşen ve demokratik Portekiz’in yaratılmasını sağlayan olayların 46. yıl dönümü…


Esra Aygın 

Lizbon- Namlularının ucunda karanfiller takılı silahlar taşıyan askerlerin fotoğraf veya posterlerine bir şekilde aşina olanlarımız vardır. Belki de kaynağını bilmediğimiz, nerede, ne zaman, ne vesileyle gördüğümüzü bile hatırlamadığımız bir aşinalıktır bu. 

Bu görüntüler, askeri bir darbe olarak başlayan, ancak kısa sürede halkın kitlesel katılımı ile büyük bir direnişe dönüşen Portekiz’in Karanfil Devrimi’ndendir… Tam 46 yıl önce bugün, 25 Nisan 1974’te, Portekiz’de, kendilerine ‘Askeri Güçler Hareketi’ adını veren sol eğilimli bir grup asker, neredeyse yarım yüzyıldır devam eden otoriter rejimi devirmek amacıyla gece yarısından biraz sonra Lizbon’a girerler. Köprü, havaalanları, radyo ve televizyonlar gibi stratejik yerleri ele geçiren askerler diktatör Marcello Caetano’nun siyasi polis gücünden karşılık beklerken, çok farklı bir sürprizle karşılaşırlar. Kısa sürede ve hiç beklenmedik bir şekilde, Portekiz halkı, diktatörlüğünün yıkılmasını desteklemek için ellerinde kırmızı karanfillerle sokaklara dökülür. Böylece darbe, sivil direnişle birleşir ve Lizbon sokakları, namlularının ucunda ve üniformalarında sosyalizmin rengi olan kırmızı karanfiller olan askerlerle birlikte coşku içinde direnen Portekizlilerle dolup taşar.  

Avrupa’nın en uzun soluklu diktatörlüğü, darbenin başlamasından sadece altı saat sonra, başbakan Caetano’nun istifası ile yıkılır. Gün doğarken zafer ilan eden ‘Askeri Güçler Hareketi’ bir bildiri yayınlayarak demokratik hakları ve özgürlükleri tesis edeceğini, tüm siyasi tutukluları serbest bırakacağını, sansürü yasaklayacağını ve en kısa zamanda genel seçimlere gideceğini deklare eder, ve tüm sözlerini tutar.  

Altı gün sonra yarım milyon Portekizli, 1 Mayıs’ı, serbest bırakılan siyasi tutuklular ile birlikte Lizbon sokaklarında ilk kez özgürce kutlar. Aradan bir yıllık bir zaman geçtikten sonra ilk özgür seçimler yapılır ve gerçek demokratik reformlar uygulanmaya başlar. 

Dünyada eşi olmayan bu devrimde, Caetano’nun siyasi polisinin teslim olmadan önce attığı kurşunlarla hayatını kaybeden dört kişi dışında kimsenin burnu kanamaz. Ne darbeci askerler ne de direnişçiler tek bir kurşun bile atmazlar. Bu nedenle bu benzersiz olay ‘kansız darbe’ olarak da anılır. Portekiz’i bu noktaya getiren sürece gelince… Portekiz, 1933 yılından beridir Estado Novo (Yeni Devlet) adı verilen, ve başında başbakan Antonio Salazar’ın bulunduğu diktatör rejimle yönetiliyordu. Demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı; siyasi tutuklamaların, sansürün ve baskıların norm olduğu; ve “gizli polis”in kol gezdiği ülke, bir taraftan da sömürgelerindeki sorunlar yüzünden büyük bir kriz içerisindeydi. Portekiz’in tüm dünyadaki sömürgelerinin toplamı, ülkenin kendisinden 10 kat büyüktü ve Portekizliler yıllardır bu sömürgelerin çoğunda bitmek bilmeyen bir gerilla savaşı içindeydi. Bu savaşlarda binlerce Portekizli ülkelerinden uzakta savaşıyorlar, ölüyorlar ve tünelin ucunda bu kıyımın ne zaman sona ereceğine dair bir ışık görmüyorlardı. Sömürge savaşları ülkeye büyük bir maliyet de getiriyor, ülke giderek fakirleşiyordu. ‘Askeri Güçler Hareketi’nin Portekizlilere verdiği en büyük sözlerden biri de sömürge savaşlarını sona erdirmek ve sömürge devletleri bağımsızlıklarına kavuşturmaktı. 

Karanfil Devrimi ile birlikte, Portekiz’in sömürgelerinin serbest bırakılması için hızlı bir politika izlendi. 1974 sonu itibarıyla Portekiz ordusu o zamanki adı ile Portekiz Ginesi’nden (Gine Bissau) çekildi. Bunu 1975’te Cape Verde, Mozambik, Sao Tome ve Principe, ve daha sonra Angola takip etti. 

Portekiz’in demokratikleşmesini, temel hak ve özgürlüklerin tesisini, sansürün ve siyasi suçun ortadan kaldırılmasını, ve sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşturulmasını sağlayan Karanfil Devrimi her 25 Nisan’da ve hep kırmızı karanfillerle Bağımsızlık Günü olarak kutlanıyor.


Friday, 17 April 2020

Gerçek sosyal devlet ile gerçek sahte devlet arasındaki fark

Esra Aygın

Kıbrıs’ın kuzeyinde çalışan üçüncü ülke vatandaşları Coronavirüs nedeniyle yaşanan krizde tüm destek programlarının dışında bırakılarak tamamıyla ırkçı bir yaklaşımla kaderlerine terkedilirken, Portekiz hükümeti, Coronavirüs krizi bitinceye kadar tüm göçmen ve mültecilere, ülkede yasal olarak ikamet edenlerle eşit haklar tanıyacağını açıkladı. 

Alınan karara göre, şu anda Portekiz’de bulunan ve gerek oturma izni, gerekse iltica başvurusunda bulunmuş, ancak henüz yanıt almamış olan yüzbinlerce göçmen ve mülteci, Portekiz’de yasal olarak ikamet ediyorlarmış gibi tüm kamu hizmetlerinden faydalanabilecekler. Bu uygulama en az 1 Temmuz’a kadar devam edecek.

Portekiz İçişleri Bakanı Eduardo Cabrita, Publico gazetesine yaptığı açıklamada bunun “kriz zamanlarında ihtiyaç duyulan dayanışmanın bir gereği” olduğunu söyledi. Cabrita, “OHAL durumunda öncelik, toplum sağlığı ve güvenliğini korumaktır. Böyle zamanlarda göçmenler gibi en korumasız olan kesimlerin haklarını gözetmek daha da büyük önem kazanıyor” dedi.  

Uluslararası haber ajansı Reuters’e açıklama yapan İçişleri Bakanlığı sözcüsü Claudia Veloso ise, “Kişiler, sırf başvuruları henüz işleme konulmadığı için sağlık ve kamu hizmetlerinden yararlanma haklarından mahrum edilmemelidirler. Bu olağanüstü günlerde göçmenlerin hakları garanti altına alınmalıdır,” diye konuştu.

Cuma akşamı alınan kararla birlikte yayınlanan emirnameye göre, yasal olarak oturma izni başvurusu veya iltica başvurusu yapmış olan her göçmen, sığınmacı ve mülteci, ulusal sağlık hizmetleri ve diğer sağlık hizmetlerinden faydalanabilecek, sosyal yardım ve desteğe erişimi olacak, iş ve kira sözleşmesi yapabilecek, banka hesabı açabilecek, ve diğer ilgili kamu hizmetlerinden faydalanabilecek.

Portekiz’de 29 Mart itibarıyla Covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 119, Covid-19 testi pozitif çıkanların sayısı ise 5,900.


Tuesday, 11 February 2020

2040 için kişi başı gelir tahmini: “34 bin EURO”

Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (PRIO) 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporu açıklandı:

Rapora göre çözüm sonrası ilk 10 yıl içinde 100 binden fazla yeni istihdam imkanı doğacak. 

Statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomisinin büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euro’ya kadar çıkabilecek. 

Çözüm koşullarında 2040 yılında kişi başına düşen gelirin 34 bin Euro düzeyine ulaşabileceğine dikkat çekilen raporda, Kıbrıslı Türk işletmelerin 16 trilyon Euro'luk Avrupa Birliği pazarından ciddi pay alacağına işaret ediliyor. 

“Kıbrıs sorununun çözümü tüm Kıbrıs için yeni büyük pazarlar yaratacaktır: Kıbrıslı Rumlara özellikle turizm ve profesyonel hizmetler sektörlerinde 650 milyar Euro’luk yeni Türkiye pazarının açılmasını sağlayacaktır. “Kıbrıslı Türkler 16 trilyon Euro’luk AB pazarına doğrudan erişimi mümkün kılacaktır.” 

Raporda, çözüm durumunda turizm sektöründe 2040 yılına kadar 1 milyar Euroluk bir barış kazanım payının ortaya çıkacağı öngörülüyor.

Esra Aygın

Kıbrıs'ta olası bir çözümün ekonominin önünü açacağı, birçok sektörün gelişeceği, on binlerce yeni istihdam olanağı açılacağı belirtildi. Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIO) Kıbrıs Ofisi tarafından 2014'ten bu yana düzenli olarak hazırlanan 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporunun yenisi yayımlandı. Statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomi büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euroya kadar çıkabilecek. 

Rapora göre çözüm sonrası ilk 10 yıl içinde 100 binden fazla yeni istihdam imkanı doğacak. Çözüm koşullarında 2040 yılında kişi başına düşen gelirin 34 bin Euro düzeyine ulaşabileceğine dikkat çekilen raporda, Kıbrıslı Türk işletmelerin 16 trilyon Euro'luk Avrupa Birliği pazarından ciddi pay alacağına işaret ediliyor. 'Kıbrıs'ta Barış Kazanım Payı' raporunda Akdeniz gazı, Maraş'ın açılması, Türkiye limanları ve pazarlarının Kıbrıslı Rumlara açılması, havayolu ulaşımında Larnaka-İstanbul uçuşları ve Ercan ile Geçitkale'nin uluslararası uçuşlara açılması ile ekonomide sağlanacak gelişmelere de dikkat çekiliyor. Rapor Fiona Mullen, Mustafa Besim ve Michalis Florentiadiades tarafından kaleme alındı. Raporun sunumu için Ledra Palace'taki Dayanışma Evi'nde bir etkinlik düzenlendi. 

Adanın iki kesiminden akademisyen ve gazetecilerin yanı sıra yabancı ülke diplomatları da sunuma büyük ilgi gösterdi. PRIO Kıbrıs Temsilcisi Harry Tzimitras ile Avrupa Komisyonu adına Arttu Makipaa'nın açılış konuşmalarının ardından raporun sunumuna geçildi. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporda, çözüm ve çözümsüzlük koşullarında ada ekonomisinin 20 yıl içinde nasıl bir seyir izleyeceği incelendi. Çalışma, Kıbrıs sorununun çözümünün çok önemli bir "barış kazanım payı" – yani, çözüm durumundaki ekonomik performans ile çözümsüzlükteki ekonomik performans arasındaki fark – sağlayacağını ortaya koydu. Rapora göre, çözüm, piyasa büyüklüğü üzerinde olumlu bir etki yaparak, çözümün ilk yılında 26 milyar Euro’yu aşan entegre bir ekonomi yaratacak. Rapora göre, statükonun devamı halinde 40 milyar Euro olacağı hesaplanan toplam Kıbrıs ekonomisinin büyüklüğü, çözüme ulaşılması halinde 58 milyar Euro’ya kadar çıkabilecek. Bu rakam, ada genelinde yarı yarıya artış anlamına gelirken, raporda, Kıbrıs Türk ekonomisinin çözümden elde edeceği getirinin çok daha yüksek olacağı kaydediliyor. Raporda yer alan bulgulara göre, Kıbrıs sorununun çözümüyle ile Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ilk 20 yılda kabaca 11 milyar Euro ila 17,4 milyar Euro arasında artacak. Ortalama gelirler – yani, kişi başına düşen GYSİH - çözümsüzlük durumuna kıyasla 6,800 Euro ile 11,000 Euro arasında daha yüksek olacak. Sadece Kıbrıs Türk toplumu ile ilgili verilere bakıldığında, rapora göre, Kıbrıs Türk ekonomisine GYSİH çözüm durumunda, 2040'a kadar çözümsüzlüğe göre 6.2 milyar Euro daha yüksek olacak. Kıbrıs Türk ekonomisinde kişi başına düşen GSYİH ise, çözüm durumunda, 2040'a kadar çözümsüzlüğe göre 12,942 Euro daha yüksek olacak. 
 
“100 bin yeni istihdam fırsatı doğacak”

Daha güçlü ekonomik büyüme ile birlikte yeni iş alanlarının daha süratli bir şekilde açılacağını gösteren 'Kıbrıs Barış Kazanım Payı' raporuna göre, Kıbrıs sorununun çözümü ilk on yıl içerisinde, statükoya kıyasla, 100,000 civarında ek iş yaratacak. Bu ek işlerin yaklaşık 30,000'i turizm sektöründe, 18,000'i toptan ve perakende ticareti sektöründe, 10,000'i inşaat sektöründe ve yaklaşık 6,000'i havayolları ve gemicilik sektöründe olacak. Raporda, çözüm ile birlikte gelecek olan ekonomik büyümenin, yeni iş alanları yaratmanın yanı sıra, vergi ve diğer hükümet gelirlerinin önemli derecede artmasını sağlayacağı da vurgulanıyor. 

Bölünmüşlüğün sonuçları 

Kıbrıs’ın büyük bir ekonomik potansiyele sahip olduğunu belirtilen raporda, bölünmüşlüğün neden olduğu bir dizi faktör nedeniyle bu potansiyele ulaşılamadığı ve her iki taraftaki ekonominin, verimlilikte benzer bölge ülkelerinin gerisinde kaldığı vurgulanıyor. Raporda her iki toplumdaki ekonomi ile ilgili şu ifadelere yer veriliyor: “Hem Kıbrıs Rum toplumu, hem de Kıbrıs Türk toplumu, diğer şeylerin yanı sıra, yüksek ve oynak enerji maliyetleri, zayıf toplu taşımacılık ve çıkar gruplarının kökleşmiş menfaatleri nedeniyle rekabet gücünden yoksundur… Her iki toplum da küçük pazar olmanın dezavantajlarını yaşarken, adanın bölünmüşlüğü, toplumların ölçekler ekonomisini sonuna kadar kullanabilmelerine engel olmaktadır. 

Çözüm neden ekonomik fırsatları artıracak?

Rapora göre, bu 5 ana yolla olacak: 
1. Büyük yeni pazarlar. Çözüm, özellikle turizm ve profesyonel hizmetler alanlarında 650 milyar Euroluk Türkiye pazarını Kıbrıslı Rumlara açacak ve 16 trilyon Euroluk AB pazarına Kıbrıslı Türklerin doğrudan erişimini sağlayacak. Bu, tüm ada çapında turizm, profesyonel hizmetler, gemicilik ve - zincirleme etki sayesinde - toptan ve perakende ticaretine büyük bir artış sağlayacak. Uzun vadede yüksek öğretim sektörüne de olumlu katkı yapacak. 
2. Daha yüksek emlak fiyatları. Kıbrıs'ta çözümün ekonomik etkilerini değerlendirirken sıkça gözden kaçırılan bir nokta, düşük faiz oranlarının ekonomik büyümeye yapacağı katkıdır. Mülkiyet sorununun çözümü, her iki toplumda da şu anda mülkiyeti etkileyen yasal belirsizliği ortadan kaldırarak bu trendi daha da hızlandıracak.
3. Daha süratli doğalgaz geliri. Farklı aktörler arasındaki çekişmenin giderilmesi ile, sigorta maliyetleri düşeceğinden doğalgazdan faydalanmak şirketler açısından daha ucuz bir hale gelecek ve pazar seçenekleri artacak. Bu da, doğalgazdan daha süratli bir şekilde faydalanılmasını ve gazın daha yüksek kar marjları ile satılmasını sağlayacak.
4. AB ve ilgili fonlar. Kıbrıs'ın en düşük kişi başına düşen gelire sahip bölgelerinin AB finansmanı açısından ayrı bölgeler olarak belirlenmesi durumunda, Kıbrıs Türk toplumu AB Bölgesel Kalkınma ve Uyum Politikaları fonlarından en yüksek derecede yararlanabilecek. Buna ek olarak, çözüm sonrası Kıbrıs'ta, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti sınır bölgelerinin yararlandığı gibi özel fonların da geçerli olacağı öngörülebilir. Dolayısıyla, Kıbrıs sorununun çözümü ile birlikte, Kıbrıs Türk toplumunda limanların, havaalanlarının ve diğer altyapının geliştirilmesi ve ada çapında sosyal uyumun teşviki için AB fonlarının adaya yönlendirilmesi beklenmektedir. Doğrudan desteğe, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi kurumların vereceği krediler de eklenebilir.
5. Özel yabancı yatırım. Tüm bu faktörler bir araya gelerek uluslararası medyanın Kıbrıs'a ilgisini artıracak, "olumlu" haberler çıkacak ve bu da, özel yabancı yatırımcıların Kıbrıs'a olan ilgisini artıracak. Kredi notlarının da artması muhtemeldir ki bu da, şu anki borçlanma maliyetlerinin düşmesi demektir. 

“Turizmde 1 milyar Euro barış kazanım payı”

Raporda, çözüm durumunda turizm sektöründe 2040 yılına kadar 1 milyar Euroluk bir barış kazanım payının ortaya çıkacağı öngörülüyor. Anlaşmazlığın giderilmesi ve Yeşil Hat üzerindeki de fakto barikatın kalkması ile Kıbrıs'ı bölgede daha cazip bir turizm destinasyonu haline geleceğinin vurgulandığı raporda, birleşik bir Kıbrıs’ın, gelişmiş din turizmi, agro turizm ve sağlık turizmi gibi çok çeşitli turizm hizmetleri sunabileceği, halihazırda var olan deniz, güneş ve diğer eğlence turizmini geliştirmeye devam edebileceği belirtiliyor. Raporda, sadece Kıbrıs Türk toplumundaki turizm barış kazanım payının 2040 yılına kadar 634 milyon Euro olacağı tahmin ediliyor. Turizm sektörünün yarattığı toplam katma değer ise, tüm adada 2040 yılına kadar 4.2 milyar Euro olarak tahmin ediliyor. 

İnşaat
Rapora göre, Kıbrıs sorununun çözümü büyük sayıda inşaat projesine ihtiyaç yaratacak. Bu, ada çapında altyapı projeleri, Maraş'ın rehabilitasyonu, toprak düzenlemeleri sonucunda yer değiştirebilecek olanlar için konut ve özellikle de Kıbrıs Türk limanlarının iyileştirilmesini içerecek. Ekonomistler, 2040 yılına kadar inşaat sektörünün büyüklüğünün ada çapında 6.4 milyar Euroya yükselmesini öngörüyorlar.




Thursday, 28 November 2019

Bize söyleyecek misiniz Sayın Guterres?

Esra Aygın

Liderlerin BM Genel Sekreteri ile 25 Kasım’da yaptıkları gayrı-resmi toplantı, BM parametreleri ve geçmiş anlaşmalardan sapmalara, ve 30 Haziran Guterres çerçevesi ile ilgili tartışmalara nihayet bir son vermesi açısından olumluydu. BM bunu daha önce yapmalıydı. 

Liderler, toplantıda, iki-bölgeli, iki-toplumlu ve Güvenlik Konseyi’nin 716 (1991) sayılı kararı dahil olmak üzere, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında belirtildiği şekliyle siyasi eşitliğe sahip bir federasyona dayalı çözüm konusundaki kararlılıklarını yinelediler. Ayrıca geçmiş yakınlaşmalar ve 30 Haziran Guterres çerçevesine bağlılıklarını teyit ettiler.

Ancak, büyük resime baktığımızda, aslında, 2017 yazında Crans Montana'da bulunduğumuz noktadan pek de farklı bir yerde değiliz. 18 aylık BM istişareleri ve çok değerli zamanın harcanmasını da içeren yaklaşık 2,5 yıllık bir sürenin ardından, referans kavramlarında henüz bir uzlaşı yok. Müzakerelerin ne zaman başlayacağına dair net bir gösterge de yok. BM Genel Sekreteri, 18 ay önce referans kavramları üzerinde uzlaşı şartı getirdiğinde, bunun, uzun yıllar sürecek tartışmalara – diğer bir deyimle müzakereler için müzakerelere - yol açacağını yazmıştım. Haklı çıkmış olmaktan dolayı çok üzgünüm.

Tüm tarafların içinde bulunduğumuz durum ile ilgili bir sorumluluğu var (sivil toplum da dahil). Ancak BM’nin Kıbrıs ve burada olanlarla ilgili duruşunu artık neredeyse hakaret olarak  görüyorum. Genel Sekreter, Crans Montana'da ve sonrasında olanları çoğu kişiden çok daha iyi biliyor. Buna rağmen, tarafların Guterres çerçevesinin tarihini aylar boyunca tartışmasına izin verdi. Sonuçlarının ne olacağını çok iyi bildiği halde, yeni fikirlere kapı açtı; ve “tarafsız olmak” adına çözüm sürecini sekteye uğratan unsurların ne olduğunu hiç açıklamadı. 

Eğer Genel Sekreter, “bu sefer durum farklı” derken gerçekten samimi ise, raporlarında gerçekleri anlatmaya başlamalıdır. Bu raporlarda artık sadece ara bölgede kaç çiftçinin yasa dışı faaliyette bulunduğunu ve BM'nin kaç toplantı yaptığını okumak istemiyoruz.

Bize söyleyin, Sayın Genel Sekreter, neden sizin ve Güvenlik Konseyi’nin yaptığı çağrılarla ilgili hiç bir ilerleme yok?

Neden liderler, Güvenlik Konseyi’nin talebine rağmen, yakınlaşmalarla ilgili uyumlu mesajlar vererek ve bilgilendirme yaparak toplumlarını çözüme hazırlamadılar?

Çevre, kriminal olaylar ve göç konularında iş birliği yönündeki çağrınıza neden uyulmadı?

Teknik komiteler neden hala tam siyasi desteğe sahip değil?

Sizin deyiminizle “adada uzlaşma ve barış içinde bir arada yaşam karşısında ciddi engel” teşkil eden zıt okul müfredatları ve geçmişe ilişkin çelişkili ve bölücü anlatılarda neden hala bir değişiklik yok? Liderler, barış eğitiminin teşviki için ada çapında öğrenci değişim programları düzenlenmesi ve İki- Toplumlu Eğitim Teknik Komitesi’nin liderlere sunduğu ortak önerilerin uygulanması çağrınıza neden uymadı?
Bize söyleyin, BM Güvenlik Konseyi’nin 550 sayılı kararına rağmen “tanınmaya” ilişkin endişelerin, geniş kapsamlı güven yaratıcı adımları ve tüm adayı ilgilendiren sorunlarla ilgili daha yakın iş birliği ve teması tam olarak nasıl engelliyor? 

Ara bölgedeki gerginlikleri olduğundan abartılı şekilde aktarmak için medyayı kullanmanın barış ve güvenlik açısından yarattığı riskleri aktarın…

Kıbrıslı Türkleri sivil toplum alanında bile izole etme politikasının onları nasıl bir çözüme değil Türkiye'ye yakınlaştırdığını anlatın. 

Sivil toplumun, özellikle de kadınların ve gençlerin sürece katılımı konusunda neden hiçbir gelişme yaşanmadığını söyleyin.

Bu sefer gerçekten durum farklıysa, Kıbrıslılar bunları bilmeyi hak ediyor Sayın Guterres. Hangi liderin, Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamak adına ne yaptığını veya ne yapmadığını anlatın. Bize ‘taraflar anlaşamadı’ demeyin. Eğer Güvenlik Konseyi kararlarına saygı göstermemenin bir bedeli yoksa, birleşik Kıbrıs'a nasıl ulaşmamızı bekliyorsunuz, söyleyin… Bu sefer gerçekten durum farklıysa, tarafları sorumlu tutun ve hesap verebilir kılın.

Ve lütfen Sayın Guterres, bizi daireler çizerek tekrar tekrar başa döndürüp mutlu olmamızı beklemeyin...

(Fotoğraf by Tobias Hofsaess/United NAtions/AFP]