Showing posts with label Almanya. Show all posts
Showing posts with label Almanya. Show all posts

Saturday, 23 March 2019

"Geçmişin acılrını geleceğe bakarak aştık"

Esra Aygın

"Kalbim coşku dolu ve tüm ruhumla müteşekkirim!”

Elli-beş yıl önce Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Alman Şansölyesi Konrad Adenauer ile Élysée Antlaşmasını imzaladıktan sonra, hislerini mükemmel Almancasıyla bu sözlerle anlatmıştı.

22 Ocak 1963 yılında imzalanan devrim niteliğindeki Antlaşma, ezeli düşmanlar Fransa ve Almanya arasındaki barış ve uzlaşmanın başlangıcı oldu. Aynı zamanda, Avrupa Birliği’nin temellerini atarak Avrupa’nın da geleceğini değiştirdi.

Élysée Antlaşması’nın imzalanmasının yıldönümü vesilesi ile verdikleri ortak röportajda, Fransa’nın Kıbrıs Büyükelçisi René Troccaz ve Federal Alman Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Büyükelçisi Franz Josef Kremp “Geçmişin acılarını geleceğe bakarak aştık,” diyorlar.

Fransa ve Almanya arasında yüzyıllar boyunca akan kana her iki ülkedeki neredeyse her aile en az bir kurban vermiş. Her iki tarafta da bu kadar çok acı ve keder varken iki ülke düşmanlığı dostluk ve işbirliğine dönüştürmeyi, ortak bir gelecek kurmayı nasıl başardı?

Büyükelçiler Troccaz ve Kremp bunun, liderliğin yanı sıra toplumların güçlü bir sahiplenme duygusu ile katılımını gerektiren bir çaba olduğunu açıklıyor.

“Tabii ki liderlerin iradesi önemliydi,” diyor Fransız Büyükelçi Troccaz. “Ona ek olarak, her iki lider de halklarına hitap etmeyi başardılar. Halklarına, ‘Bu adımı atıp uzlaşmamız gerekiyor. Savaşın hatıraları ve anılarına yapışıp kalamayız,’ dediler ve bunu açıklayabildiler.”

Tabii ki, her uzlaşma süreci gibi, Fransa ve Almanya arasındaki uzlaşma süreci de zaman aldı.

“Uzlaşma Élysée Antlaşması ile başladı ama tüm toplumu kapsayan ve on yıllar boyunca devam eden bir süreçti,” diye açıklıyor Büyükelçi Kremp. “Acının iyileşmesi gerekiyor. Birbirinizle yakınlaşmanız gerekiyor. Élysée’nin ana fikri, klişeleri, önyargıları aşabilmeleri ve karşılarında gerçek insanların olduğunu görebilmeleri için Fransız ve Almanların bir araya gelmesiydi.”

Élysée Antlaşması ile Fransa ve Almanya dış ilişkiler ve savunma da dahil tüm önemli politika konularını birbirleri ile tartışmayı taahhüt ettiler ve  tüm önemli ekonomik, siyasi ve kültürel konularda “mümkün olduğunca benzer duruşlar sergileme” sözü verdiler.

De Gaulle ve Adenauer, gençlerin yetiştiriliş şeklini değiştirmeden geleceği değiştirmenin mümkün olmadığını bildiği için, Antlaşmada gençlik ve eğitim konularının üzerinde özellikle duruldu.

“Gençleri hangi ruh ile yetiştirdiğiniz çok önemli,” diyor Büyükelçi Kremp. “Değişimi yaratabilmeniz için farklı bir yaklaşıma, farklı bir ruha ihtiyacınız var. Bu nedenle gençlere özel bir önem verildi.”

Büyükelçi Troccaz, gençlere yönelik ortak politikaların, uygulamaların ve mesajların geliştirilmesi ihtiyacı vardı, diye ekliyor: “Fransa ve Almanya birbirlerinin dillerini öğrenmeyi nasıl teşvik edecekleri sorusuna somut cevaplar vermeye çalıştı. Gençler için değişim programları, kültürel buluşmalar, kardeş okul programları ve ortak üniversite programları organize ettiler. Bir Fransız-Alman üniversitesi kuruldu. Gençleri hedef alan onlarca işbirliği alanı var. Bunun bir sistem olduğunu söyleme cüretini göstereceğim. Bu organize bir sistem.”

Élysée Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından kurulan ilk kurumlardan biri Fransız-Alman Gençlik Ofisi idi. Ofis, bugüne kadar milyonlarca Alman ve Fransız gencin tanışmasını ve değişim programlarına katılmasını sağladı.

Élysée Antlaşması’nın imzalanmasından itibaren uzmanlardan oluşan onlarca ortak komite, tarihin gençlere nasıl aktarılabileceği, geçmişe önyargıları aşacak ve gelecek için yapıcı olacak bir şekilde nasıl yaklaşılabileceği konusunu ele aldı.

Dünyanın ilk ortak tarih kitabı, Fransız ve Alman tarihçiler tarafından birlikte yazıldı ve orta okul ve lise tarih derslerinde kullanılmak üzere 2006 yılında her iki dilde yayınlandı.

İki ülke arasındaki işbirliği sadece gençler ve eğitim ile sınırlı kalmadı. Toplumun ve hayatın tüm alanlarına yayılan doğal bir durum haline geldi. Fransa ve Almanya’nın ortak bir savunma ve güvenlik konseyi, bir mali ve ekonomik konseyi ve kültür ve çevre üzerinde çalışan ortak konseyleri var. Bugün, bir Fransız-Alman ortak tugayı, ortak askeri birliği, ortak spor kulüpleri, her iki ülkenin dışişleri bakanlıklarındaki diplomatlar için değişim programları, ortak bir televizyon kanalı ve 2,000’den fazla Alman-Fransız kardeş şehri söz konusu.  

Fransa ve Almanya aynı zamanda geçmişi anma yöntemlerini de değiştirdiler. Geçmiş savaşlarda kimin zafer kazandığına, kimin yenilgi aldığına odaklanmak yerine ortak etkinlikler ve anıtlarla, savaşın hem Fransız hem Alman kurbanlarını bir arada anıyorlar.

Örneğin, 11 Kasım 2018’de Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren ateşkes anlaşmasının yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde, Fransa Cumhurbaşkanı
Emmanuel Macron ve Alman Şansölyesi Angela Merkel, Almanya’nın 1918’de ateşkesi imzaladığı ve daha sonra 1940’ta Hitler’in intikam olarak Fransa’yı yenilgiyi kabul etmeye zorladığı yeri ziyaret ettiler. Fransız ve Alman ulusal marşları çalarken, Macron ve Merkel savaşın tüm kurbanları için bir çelenk koydular ve ülkeleri arasındaki uzlaşmayı selamlamak için tasarlanan anıtın açılışını yaptılar

“Fark ediyorsunuz ki, her iki tarafta da öyle çok acı ve keder var ki, zaferlere, galibiyete, övünmeye yer yok,” diyor Büyükelçi Kremp. Büyükbabası Birinci Dünya Savaşı’nda, babası İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızlara karşı savaşmış. “Her iki taraftaki kurbanları – ve sadece askerleri değil, sivilleri de - anıyoruz.”

Tüm bu çabalar her iki ülkedeki düşmanlığı aşmaya ve kamuoyunu değiştirmeye katkıda bulunmuş. Kamuoyu yoklamaları, 1960larda birbirlerini ‘düşman’ olarak gören Fransız ve Almanların şimdi birbirlerini bir numaralı dost olarak gördüklerini gösteriyor. Ve düşmanlığı benzersiz bir dostluğa dönüştürmeyi başaran iki ülke, şimdi Avrupa Birliği’ni güçlendirmek konusunda ortak bir sorumluluk hissediyor.

“Bu bir bütün. Bu, eğitim, bakış açısı, ve insanların bugün yaşadığımız dünyada geleceğimizin Avrupa, partnermizin ise Almanya olduğunu anlaması...” diyor Büyükelçi Troccaz. “Süreç 1960larda başladığında, amaç uzlaşma ve barıştı. Şimdi amaç Avrupa. Sadece komşu ve iyi dost olmakla kalmıyoruz. Bir projemiz var. Birlikte bir şey inşa ediyoruz.”

“Şimdi odağımızda Avrupa var,” diye onaylıyor Alman Büyükelçi Kremp. “Avrupa’nın dünya sahnesinde diğer dünya güçleri ile eşit seviyede rol oynamasına yardımcı olmak...”

Bugün, Élysée Antlaşması’nın imzalanmasından 55 yıl sonra, Macron ve Merkel birbirlerine olan bağlılıklarını yinelemek ve milyonlarca Avrupalının geleceğini güvence altına almak amacıyla, güçlü ve egemen bir Avrupa Birliği için Aachen Antlaşması’nı imzalayacaklar.

“Hiç bir süreç mutlak olarak tamamlanmaz,” diye vurguluyor Büyükelçi Kremp. “Her bir kazanımı, gelecek nesiller için korumalısınız. Bunun için de mücadele vermelisiniz. Bugün, birçok kazanımın önemi küçümseniyor. Küçük yeğenlerim bugün Almanya ve Fransa arasındaki sınırdan pasaport göstermeden geçiyor. Ellerinde olan bu kazanımın tehdit edilebileceğini veya sorgulanabileceğini düşünemiyorlar. Elde ettiğimiz kazanımların gelecek nesillere aktarılmasını temin etmeliyiz.”













Tuesday, 3 November 2015

Duvarın ardından Berlin (27 Ekim 2015)


Esra Aygın

BERLİN – Bir zamanların kudretli Berlin Duvarı’nın yıkık dökük zavallı kalıntısı karşısında sersemlemiş bir halde duruyorum. Gözlerim dolu dolu. On yıllar boyunca koca bir şehri bölüp parçalayan, bir halkı tahakküm altına alan, tarif edilemez ıstırap ve acılara neden olan Berlin Duvarı... Kalıntının üzerindeki üç kırmızı harf gözüme çarpıyor ve o anda beynimde dönen tüm soruları tek bir kelimede özetliyor – NEDEN...

Almanya’nın yeniden birleşmesinin üzerinden tam 25 yıl geçti. Bugün Berlin, bölünmüş bir şehirden, canlı, kozmopolit, renkli bir baş şehre dönüşmüş durumda. Duvar boyunca uzanan bomboş, ruhsuz tampon bölge, şimdi tüm bölünmüşlüklerin mantıksızlığını ve yapaylığını gözler önüne serercesine modern binalar, kafeler ve dükkanlarla dolu. İki bağımsız Berlin şehri – komünizme karşı mücadeleyi sembolize eden batı Berlin ve komünist sistemin baş şehri doğu Berlin – bir araya gelerek yeni, ortak bir kimlik bulmuş.

Ekim ayı başında, doğu, batı, güney ve kuzeyli milyonlarca Alman, ülkelerinin yeniden birleşmesinin 25. yıldönümünü bir arada kutladılar. Almanya’nın birleşmesi, yaşanmış olan tüm zorluklara rağmen bir ‘başarı hikayesi’ olarak değerlendiriliyor. Deutsche Welle gazetesinde yayınlanan ve 1000’den fazla 18 yaş ve üzeri Almanın, ülkenin birleşmesi ile ilgili düşünce ve hislerini ortaya koyan bir kamuoyu araştırmasına göre, Almanlar artık kimliklerini ‘batılı’ veya ‘doğulu’ olmak üzerinden tanımlamıyorlar. Özellikle gençler arasında güçlü bir birlik duygusu yaygın. Ankete katılanların yüzde 73’ü Almanya’nın yeniden birleşmesini bir başarı olarak görüyor. Aynı zamanda, yüzde 67’si birleşme sürecinin henüz tamamlanmamış olduğunu düşünüyor.

Neredeyse imkansızı başaran ve Berlin şehrini kelimenin tam anlamıyla birleştiren kişi olan Berlin eski belediye başkanı Eberhard Diepgen bu araştırma sonuçlarına katılıyor.

Deneyimli siyasetçi, 25. birleşme yıldönümü kutlamaları çerçevesinde Berlin’de bulunan bir grup uluslararası gazeteciye, “Birleşme kesinlikle bir başarı hikayesi. Bölünmüşlüğün büyük oranda üstesinden geldik ve bugün Almanya, İspanya veya Belçika’dan çok daha birleşik. Ancak, bir yeniden birleşme sürecinin tamamlanması mümkün mü? Yeniden birleşme bir mentalitedir; sosyalleşme, sosyal organizasyon sürecidir. Ve hep devam eder” diyor.

1991 yılında Berlin’in bir bütün olarak düzenlediği ilk belediye seçimlerinde başkan seçilen ve 2001 yılına kadar bu görevde kalan Diepgen, iki bağımsız şehri fiziksel olarak birleştirmek gibi zorlu bir görevi üstlendi. Engin tecrübesinden bahsederken, bölünmüşlüğün üstesinden gelmek konusunda yaşadığı en büyük zorluğun, tamamlanması gereken fiziki işler değil, insanlar arasındaki uzlaşmayı sağlamak olduğunu belirtiyor.

“Ofisime geldiğimde hepimizin Berlinli olduğunu ve her şeyin pürüzsüz ve kolay olacağını düşünüyordum. Altyapıyı veya idareyi bir araya getirmenin, veya yeni bir sistem kurmanın çok da zor olmadığını, mentaliteleri, insanları bir araya getirmenin çok daha zor olduğunu öğrenmek zorunda kaldım” diyor Diepgen. “40 yıllık bölünmüşlüğün ardından insanların mentaliteleri birbirinden çok farklı oluyor.”

On yıllar boyunca farklı değerlere, eğitim sistemlerine, siyasi, sosyal ve idari süreçlere maruz kalan insanlar arasındaki farklılıklardan dolayı en küçük finansal kararlar bile tartışmalı, hassas mevzular haline gelebiliyor, diyen Diepgen, şu tavsiyede bulunuyor: “Toplumsal huzur ve barış için, siyasi kaygılar ekonomik kaygıların önünde tutulmalı. Bunu yapabildiğiniz sürece elinizi cebinize atın ve ekonomik kaygıları bir tarafa koyun. Eğer insanları rahatlatacaksa o harcamayı yapın. Projeleri durdurmayın. Çünkü bu, ekonomik mantık ile alınmış bir karar olarak değil, insanların hislerini derinden etkileyen bir ayırımcılık sorunu olarak algılanıyor. Çok ince bir denge tutturmanız gerekiyor.”

Örneğin, belediye başkanlığını devraldıktan sonra Diepgen’in yaptığı ilk şey ‘Berlin’in batıdan değil, merkezden yönetildiğini sembolize etmek adına’ belediye binasını eski batı Berlin’den şehrin ortasına taşımak olmuş.

Almanya’nın yeniden birleşmesinin ardından geçen çeyrek asırda Berlin ekonomik, sosyal ve siyasi dönüşümün yanı sıra, mimari olarak da çok büyük bir değişimden geçti ve hala geçiyor. Bugün Berlin, şehrin her yerinde yeni binalar, renovasyon ve restorasyon çalışmaları yapan binlerce vinçle devasa bir inşaat alanını andırıyor.

Diepgen haklı olarak Berlin’in geçirmiş olduğu, ve zor, hatta zaman zaman tartışmalı kararlar gerektiren inanılmaz dönüşümle gurur duyuyor:

“Eski doğu Almanya sisteminin bazı üyelerini kamu görevinde tuttuğum için çok eleştirilmiştim. Örneğin polis... Polis Komünist Parti’nin bir parçasıydı. Ne yaparsınız? Hepsini işten mi çıkarırsınız? Veya öğretmenler... Hepsi Komünist Parti’nin üyesi değildi belki, ama hepsi sisteme yakın insanlardı. Hepsini kovar mısınız? Eğer en önemli görevlerin tümünü batı Almanlar üstlenmiş olsaydı, bu birleşme değil, batının doğuyu tamamıyla ele geçirmesi olurdu. Kırk yılı aşkın bir süre boyunca var olmuş bir sistemi tamamıyla silip yok edemezsiniz.”


Şu anda 74 yaşında olan ve tüm hayatı boyunca batı Berlin’de yaşamış olan eski belediye başkanı hep “sınırlar, duvarlar ve barikatlardan arınmış bir şehir” hayal etmiş. Şimdi hep hayal ettiği şehirde yaşıyor. Berlin Duvarı artık şehrin baskın öğesi olmaktan çok uzak; toplumsal bir anı olarak bakılan kalıntılara, asfalt yolun kenarındaki sembolik bir çizgiye veya hediyelik eşya olarak satılan beton parçacıklarına indirgenmiş durumda. Berlin Duvarı’nın meşhur geçiş noktası ve Soğuk Savaş’ın sembolü Checkpoint Charlie ise, sınırı koruyan Amerikan askeri gibi giyinmiş genç adamla fotoğraf çektirmek için sıraya giren milyonlarca turist ile sadece bir cazibe merkezi artık.

Monday, 10 August 2015

Almanya'nın Lefkoşa Büyükelçisi Schoepff ile Röportaj (Havadis Gazetesi, 12 Temmuz 2015)


Esra Aygin 

Almanya Nisan ayında kuzeyde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini nasıl değerlendiriyor? Kıbrıslı Türklerin büyük bir oy çoğunluğu ile Sayın Mustafa Akıncı’yı seçmeleri ne anlama geliyor?
Nikolai von Schoepff: Bu sonuç, Kıbrıslı Türklerin seçimden önceki gidişattan bıktıklarını gösteriyor. Sayın Mustafa Akıncı’nın seçilmesi, çözüm için çalışacak kararlı ve güçlü bir lidere verilmiş net bir ‘evet’ oyudur. Sayın Akıncı ile tanıştım. İlk andan itibaren geniş siyasi tecrübesini, çözüm odaklı yaklaşımını ve güçlü kararlılığını size hissettiren biri. Akıncı’nın seçimi yeşil hattın her iki  tarafında yeni bir umut ve heyecan yaratmıştır. Hatta Cumhurbaşkanı Anastasiadis de Akıncı’nın seçiminin bir dönüm noktası olduğunu, büyük bir değişim yarattığını açıklamıştır. Ben de böyle düşünüyorum. Bunun için herkesin Sayın Akıncı’ya teşekkür etmesi gerekiyor. Tabii ki, kuzey Kıbrıs’taki seçmenleri de çözüm ve Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelmek yönünde yaptıkları açık tercih için tebrik ediyorum.

Akıncı’nın varlığı, yeni müzakere sürecini başarısızlıkla sonuçlanan önceki süreçlerden farklı kılmak için yeterli mi?
Schoepff: Şu anki süreçte önceki süreçlere göre büyük bir fark var. Kıbrıslı Türkler Sayın Akıncı’yı seçerek, ‘farklı bir Kıbrıs istiyoruz’ dediler. Ve güneydeki hissiyatın da aynı olduğunu düşünüyorum. Hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar arasında, Türkiye ve Yunanistan’ın kontrolünde olmak yerine bir ‘Kıbrıs ulusu’ kurma isteği yaygınlaşıyor. ‘Kıbrıslılık’ kimliği her iki tarafta da öne çıkmış durumda. Şu anda önemli olan, her iki toplumda da var olan bu yeni dinamiğin üzerine somut bir şey inşa etmek. Şartlar hiç bu kadar iyi olmamıştı ve bir daha hiç bu kadar iyi olmayacak. Ve her iki liderin de bu gerçeğin farkında olduğuna inanıyorum. Her iki lideri de çok beğeniyorum. Her ikisi de çok pragmatik, ve her ikisi de Avrupa içerisinde birleşik bir Kıbrıs kurma vizyonuna sahip. Aynı jenerasyona aitler, her ikisi de Limasollu, birbirlerini anlıyorlar ve geçmişten beri aynı amacın peşindeler. Aralarında büyük bir uyum olduğu izlenimini ediniyorum. Birleşik federal bir Kıbrıs Avrupa ve Orta Doğu arasında bir ticaret ve iş geçidi haline gelecek ve istikrarsızlık ve sorunlarla boğuşan Orta Doğu ve tüm Arap bölgesi içerisinde bir istikrar merkezi olacaktır. Liderler bunu görüyorlar. Kıbrıs şu anda doğru yolda.

Kıbrıs’ta çözüme şahit olan büyükelçi olabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Schoepff: Olacağım konusunda çok umutlu ve iyimserim. Süreç çok iyi ilerliyor ve durum birkaç ay içerisinde tamamıyla değişti. Şu anda, iki ay önce rüyamızda görsek inanamayacağımız çok olumlu şeyler duyuyoruz ve görüyoruz.

Almanya’nın müzakere sürecindeki tavrı ve rolü ne?
Schoepff: Almanya müzakereleri yakından izliyor. Şansölye Angela Merkel, Cumhurbaşkanı Anastasiadis ile sürekli yakın temasta. Çok yakın gelecekte Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier de dahil, Almanya’nın önde gelen siyaset adamları Kıbrıs’ı ziyaret ederek her iki liderle de görüşecekler. Almanya müzakerelerin yeniden başlamasını çok büyük bir memnuniyetle karşılıyor ve her iki lidere bütün kalbiyle mevcut ivmeyi korumaları ve yakın zamanda bir sonuca varmak için gerekli olan cesaret ve dirayeti göstermeleri için şans diliyor. Yeni Kıbrıs Avrupa Birliği’nin tam üyesi olacağından, varılacak çözümün Avrupa Birliği müktesebatı ile uyumlu olması gerektiğini söylemeye gerek yok. Hem Avrupa Birliği hem de Almanya gerektiği zaman sürece yardımcı olmaya hazırdırlar. Ancak süreç iki topluma ait bir süreçtir. Adil ve kalıcı bir çözümü sadece iki toplum lideri yapabilir.

Müzakerelerde Ekim sonu veya Kasım başına kadar önemli ilerleme sağlanması ve daha sonra, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın da katılımıyla çok-taraflı bir toplantıda garantiler konusunun ele alınması gibi bir hedef dile getiriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Schoepff: Bu tamamıyla o zamana kadar sağlanacak ilerlemeye bağlı. Liderler işin aciliyetini hissettikleri sürece – ki şu anda bunu hissediyorlar – takvimlere ihtiyaç yoktur. Anladığıma göre, iki taraf, garantilerin, çözümün tüm diğer unsurları ele alındıktan ve tüm iç konular konuşulduktan sonra tartışılacağı konusunda anlaştı. Bunun pratik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Günün sonunda garantiler konusu birleşik Kıbrıs’ın karar vereceği bir konu, ama ben birleşik federal Kıbrıs’ın garantilere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Kıbrıs, çözümden sona, herhangi bir başka normal tam AB üyesi devlet gibi olmalıdır.

İki lider güven artırıcı önlemler konusunda da somut adımlar atıyorlar. Bugüne kadar konuşulan önlemler ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Schoepff: Güven artırıcı önlemler halka çok güçlü bir mesaj vererek bir arada yaşama kavramının inşa edilmesine ve Kıbrıslıların ortak vatanının inşa edilmesine yardımcı oluyor. Günlük yaşamı kolaylaştırmanın yanı sıra, kaydedilen ilerlemenin Kıbrıslılar için görünür ve somut hale gelmesini sağlıyorlar. Bu bağlamda, güven artırıcı önlemler olumlu bir atmosfer yaratıyor, insanları birbirine yaklaştırıyor ve halkı çözüme hazırlıyor.

Almanya’nın yeniden birleşmesinden edindiğiniz tecrübelere dayanarak, sizce iki toplumu birbirine yaklaştırmak için ne gibi güven artırıcı önlemler faydalı olur?
Schoepff: Almanya’da biz özel sektörün gücüne çok inanıyoruz. İki ekonomi arasında daha büyük bir bağ, iş dünyasında daha fazla ortak proje, ve ortak projelerin desteklenmesi insanları birbirlerine daha çok yaklaştıracaktır. Bu aynı zamanda, Kıbrıs’ı uluslararası yatırımcıların haritasına da dahil edecektir. Kıbrıs’ın her iki tarafındaki ticaret odasının başkanı ile Almanya’ya yaptığım ziyaret bu açıdan çok başarılıydı. Almanya’da ilk kez Kıbrıs’ın bir bütün olarak tanıtımını yaptık. Hannover, Münih ve Berlin’de çok iyi toplantılarımız oldu. Ben iş dünyası ve ekonominin geliştirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.


Kıbrıs Türk Ticaret Odası ile yakın ilişkileriniz olduğunu biliyorum. Onun dışında Kıbrıslı Türklerle ilişkileriniz nasıl? Kuzeyde ne kadar aktifsiniz?
Schoepff: Aslında burada daha fazla zaman geçirdikçe kuzeyi daha da çok seviyorum. Oradaki misafirperverlik çok hoşuma gidiyor. Kıbrıs Türk toplumu ile ilgili iki amacım var ve bunu şimdi size açıklayabilirim: Birincisi bir Kıbrıs-Alman Ticaret Odası kurmak. Bu ticaret odasının Kıbrıs bacağı iki-toplumlu olacak ve Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak. Bu konuda halihazırda her iki taraftaki ticaret odası ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. İkincisi, en kısa zamanda kuzeydeki ofisimizi güçlendirmek, orada daha güçlü bir mevcudiyete sahip olmak ve her açıdan Kıbrıs Türk toplumu içerisinde daha aktif olmak istiyorum.

Toplumların birbirlerine yakınlaşmalarının önündeki en büyük engel veya zorluk nedir, yine Almanya’daki tecrübenize dayanarak cevap verebilir misiniz?
Schoepff: Almanya bölünmüşlüğün ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Yeniden birleşme ise bir süreçtir. Başarılı olması için zamana ihtiyaç vardır. Berlin duvarının yıllar önce yıkılmasının ardından bugün hala yeniden birleşmenin hem zorluklarını, hem de faydalarını her gün yaşıyoruz. En önemli şey, hiç kimsenin kendisini dışlanmış hissetmeyeceği bir eşitlik ve karşılıklı saygı ortamının yaratılmasıdır. Bireyler, yeni devletin kendilerini veya çabalarını görmediğini, taktir etmediğini düşünürlerse bir süre sonra kendilerini yeni bir toplum yaratma sürecinin dışına çıkaracaklar ve bu çabaya katkı koymayı reddedeceklerdir. Bunun yanı sıra, birleşik Kıbrıs’ta mutlaka ortak, birleşik bir siyasi yapı ve seçim süreci olması gerektiğine inanıyorum. Çözümden sonra, ancak her iki toplumun da desteğini alan siyasetçiler bir yere gelebilmeli. Siyaset ayrılık değil, bir yeniden birleşme aracı olmalı.

Kıbrıs’ta çözümün finansal etkilerinin ne olacağı ile ilgili elinizde ne gibi veriler var?
Schoepff: Bu alanda gördüğüm tüm çalışmalar çözümün ekonomik faydalarının çok büyük olacağını gösteriyor. Bunun da üç basit nedeni var: Öncelikle, bu ‘donmuş çatışma durumu’ nispeten istikrarlı gibi görünüyor olsa da, uluslararası yatırımcılar için bir siyasi risk içermektedir. Kıbrıs, ancak bu risk faktörünü ortadan kaldırdığında Avrupa ve Yakın-Orta Doğu arasında bir ticaret ve iş merkezi olma potansiyeline tam olarak ulaşabilecektir. İkincisi, Kıbrıs’ın çok küçük olan piyasası önemli derecede büyüyecek ve Avrupalı ihracatçılar için Kıbrıs üzerinden geçiş sağlanacak bölge Türkiye’den Mısır’a kadar genişleyecektir. Üçüncüsü çözümün kendisi, altyapı ve idari alanlarında bir dizi kamu yatırım projesini tetikleyecektir. Çözümün bu genel etkileri herkesçe biliniyor. Ancak yeniden birleşmenin sağlayacağı mali değeri tam olarak ölçmek hala çok zor. Bu konuda akademisyenler veya araştırmacılar tarafından bazı raporlar hazırlanmış olsa da profesyonel şekilde bu alanda bir çalışma yapılmadı. Bana göre, Uluslararası Para Fonu IMF kuzey ve güney için makroekonomik bir çerçeve analizi yapabilecek en uygun kurumdur. Böylesi bir analiz, önümüze iki ekonominin uyumluluğu ve büyüme potansiyeli ile ilgili çok daha net bir tablo koyacaktır. IMF’nin yapacağı ekonomik etki analizi, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesinin gerçek faydaları ve finansal gereklilikleri ile ilgili bizlere güvenilir veriler sağlayacaktır. Ve ben bunun şu anda hayati öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Böyle bir araştırma için IMF’nin yetkilendirilmesinin çok iyi bir güven artırıcı önlem de olacağını düşünüyorum.

Son olarak, Yunanistan’daki gelişmeler ile ilgili düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Schoepff: Aslında, bu konuda çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Sadece, Avrupa’nın Yunanistan’ı asla yalnız bırakmayacağını söyleyebilirim. Kıbrıs aslında bu konuda çok olumlu bir örnek. Finansal krizi çözmek konusunda Kıbrıs çok sonuç-odaklı davrandı. Mali krizi çok iyi yönetti ve tüm Avrupa’da çok olumlu bir algı yarattı. Zor ama gerekli reformları büyük bir disiplin ile gerçekleştirerek ve sağlam bir mali politika güderek şu anda olumlu mali rakamlar elde etmeye başladı ve ekonomi tekrar büyüme trendine girdi.