Esra Aygın
BERLİN – Bir
zamanların kudretli Berlin Duvarı’nın yıkık dökük zavallı kalıntısı karşısında
sersemlemiş bir halde duruyorum. Gözlerim dolu dolu. On yıllar boyunca koca bir
şehri bölüp parçalayan, bir halkı tahakküm altına alan, tarif edilemez ıstırap
ve acılara neden olan Berlin Duvarı... Kalıntının üzerindeki üç kırmızı harf
gözüme çarpıyor ve o anda beynimde dönen tüm soruları tek bir kelimede
özetliyor – NEDEN...
Almanya’nın yeniden
birleşmesinin üzerinden tam 25 yıl geçti. Bugün Berlin, bölünmüş bir şehirden, canlı,
kozmopolit, renkli bir baş şehre dönüşmüş durumda. Duvar boyunca uzanan bomboş,
ruhsuz tampon bölge, şimdi tüm bölünmüşlüklerin mantıksızlığını ve yapaylığını
gözler önüne serercesine modern binalar, kafeler ve dükkanlarla dolu. İki
bağımsız Berlin şehri – komünizme karşı mücadeleyi sembolize eden batı Berlin
ve komünist sistemin baş şehri doğu Berlin – bir araya gelerek yeni, ortak bir
kimlik bulmuş.
Ekim ayı başında,
doğu, batı, güney ve kuzeyli milyonlarca Alman, ülkelerinin yeniden
birleşmesinin 25. yıldönümünü bir arada kutladılar. Almanya’nın birleşmesi,
yaşanmış olan tüm zorluklara rağmen bir ‘başarı hikayesi’ olarak
değerlendiriliyor. Deutsche Welle gazetesinde yayınlanan ve 1000’den fazla 18
yaş ve üzeri Almanın, ülkenin birleşmesi ile ilgili düşünce ve hislerini ortaya
koyan bir kamuoyu araştırmasına göre, Almanlar artık kimliklerini ‘batılı’ veya
‘doğulu’ olmak üzerinden tanımlamıyorlar. Özellikle gençler arasında güçlü bir
birlik duygusu yaygın. Ankete katılanların yüzde 73’ü Almanya’nın yeniden
birleşmesini bir başarı olarak görüyor. Aynı zamanda, yüzde 67’si birleşme
sürecinin henüz tamamlanmamış olduğunu düşünüyor.
Neredeyse imkansızı
başaran ve Berlin şehrini kelimenin tam anlamıyla birleştiren kişi olan Berlin
eski belediye başkanı Eberhard Diepgen bu araştırma sonuçlarına katılıyor.
Deneyimli
siyasetçi, 25. birleşme yıldönümü kutlamaları çerçevesinde Berlin’de bulunan
bir grup uluslararası gazeteciye, “Birleşme kesinlikle bir başarı hikayesi.
Bölünmüşlüğün büyük oranda üstesinden geldik ve bugün Almanya, İspanya veya
Belçika’dan çok daha birleşik. Ancak, bir yeniden birleşme sürecinin
tamamlanması mümkün mü? Yeniden birleşme bir mentalitedir; sosyalleşme, sosyal
organizasyon sürecidir. Ve hep devam eder” diyor.
1991 yılında
Berlin’in bir bütün olarak düzenlediği ilk belediye seçimlerinde başkan seçilen
ve 2001 yılına kadar bu görevde kalan Diepgen, iki bağımsız şehri fiziksel
olarak birleştirmek gibi zorlu bir görevi üstlendi. Engin tecrübesinden
bahsederken, bölünmüşlüğün üstesinden gelmek konusunda yaşadığı en büyük
zorluğun, tamamlanması gereken fiziki işler değil, insanlar arasındaki
uzlaşmayı sağlamak olduğunu belirtiyor.
“Ofisime
geldiğimde hepimizin Berlinli olduğunu ve her şeyin pürüzsüz ve kolay olacağını
düşünüyordum. Altyapıyı veya idareyi bir araya getirmenin, veya yeni bir sistem
kurmanın çok da zor olmadığını, mentaliteleri, insanları bir araya getirmenin
çok daha zor olduğunu öğrenmek zorunda kaldım” diyor Diepgen. “40 yıllık
bölünmüşlüğün ardından insanların mentaliteleri birbirinden çok farklı oluyor.”
On yıllar boyunca
farklı değerlere, eğitim sistemlerine, siyasi, sosyal ve idari süreçlere maruz
kalan insanlar arasındaki farklılıklardan dolayı en küçük finansal kararlar
bile tartışmalı, hassas mevzular haline gelebiliyor, diyen Diepgen, şu
tavsiyede bulunuyor: “Toplumsal huzur ve barış için, siyasi kaygılar ekonomik
kaygıların önünde tutulmalı. Bunu yapabildiğiniz sürece elinizi cebinize atın
ve ekonomik kaygıları bir tarafa koyun. Eğer insanları rahatlatacaksa o
harcamayı yapın. Projeleri durdurmayın. Çünkü bu, ekonomik mantık ile alınmış
bir karar olarak değil, insanların hislerini derinden etkileyen bir ayırımcılık
sorunu olarak algılanıyor. Çok ince bir denge tutturmanız gerekiyor.”
Örneğin, belediye
başkanlığını devraldıktan sonra Diepgen’in yaptığı ilk şey ‘Berlin’in batıdan
değil, merkezden yönetildiğini sembolize etmek adına’ belediye binasını eski
batı Berlin’den şehrin ortasına taşımak olmuş.
Almanya’nın
yeniden birleşmesinin ardından geçen çeyrek asırda Berlin ekonomik, sosyal ve
siyasi dönüşümün yanı sıra, mimari olarak da çok büyük bir değişimden geçti ve
hala geçiyor. Bugün Berlin, şehrin her yerinde yeni binalar, renovasyon ve
restorasyon çalışmaları yapan binlerce vinçle devasa bir inşaat alanını andırıyor.
Diepgen haklı
olarak Berlin’in geçirmiş olduğu, ve zor, hatta zaman zaman tartışmalı kararlar
gerektiren inanılmaz dönüşümle gurur duyuyor:
“Eski doğu Almanya
sisteminin bazı üyelerini kamu görevinde tuttuğum için çok eleştirilmiştim.
Örneğin polis... Polis Komünist Parti’nin bir parçasıydı. Ne yaparsınız?
Hepsini işten mi çıkarırsınız? Veya öğretmenler... Hepsi Komünist Parti’nin
üyesi değildi belki, ama hepsi sisteme yakın insanlardı. Hepsini kovar mısınız?
Eğer en önemli görevlerin tümünü batı Almanlar üstlenmiş olsaydı, bu birleşme
değil, batının doğuyu tamamıyla ele geçirmesi olurdu. Kırk yılı aşkın bir süre boyunca
var olmuş bir sistemi tamamıyla silip yok edemezsiniz.”
Şu anda 74
yaşında olan ve tüm hayatı boyunca batı Berlin’de yaşamış olan eski belediye
başkanı hep “sınırlar, duvarlar ve barikatlardan arınmış bir şehir” hayal
etmiş. Şimdi hep hayal ettiği şehirde yaşıyor. Berlin Duvarı artık şehrin
baskın öğesi olmaktan çok uzak; toplumsal bir anı olarak bakılan kalıntılara, asfalt
yolun kenarındaki sembolik bir çizgiye veya hediyelik eşya olarak satılan beton
parçacıklarına indirgenmiş durumda. Berlin Duvarı’nın meşhur geçiş noktası ve
Soğuk Savaş’ın sembolü Checkpoint Charlie ise, sınırı koruyan Amerikan askeri
gibi giyinmiş genç adamla fotoğraf çektirmek için sıraya giren milyonlarca
turist ile sadece bir cazibe merkezi artık.
No comments:
Post a Comment