Showing posts with label Kıbrıs Cumhuriyeti. Show all posts
Showing posts with label Kıbrıs Cumhuriyeti. Show all posts

Tuesday, 31 March 2015

“Büyük” Milliyetçilere



Ne zaman inandırıcı olursunuz biliyor musunuz Denktaş, Eroğlu, Özgürgün ve diğer “büyük” milliyetçiler? Her fırsatta nefret kustuğunuz o ‘Rum’un pasaportları var ya... Hani aslında Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu olan, ama siz “tanımadığınız” için ‘Rumun’ dediğiniz pasaportlar... Cebinizden onları çıkarıp yaktığınızda. Ben sizin kadar “büyük” milliyetçi olsam ‘Rum’un pasaportunu alıp da sizin mide bulandırıcı eril deyiminizle ‘Rumun altına girmem’. Hadi önce onları çıkarın yakın... Bu utançtan kurtulun.

Sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Münhasır Ekonomik Bölgesindeki kaynaklarda “bizim de hakkımız var; var da var” diye bağırmadığınızda. Ne işiniz var ‘Rumun’ gazıyla? Yok öyle işinize geldiğinde “bizim de ortağı olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti,” gelmediğinde ‘Rum.’ Tutarlı olursanız inandırıcı olursunuz.

Hem ne zaman inandırıcı olursunuz biliyor musunuz “büyük” milliyetçiler? Rum tarafı söz konusu olduğunda, Kıbrıslı Türkler ‘ezilmesin, yok olmasın, ‘altında kalmasın’’ diye gösterdiğiniz hassasiyetin onda birini Türkiye söz konusu olduğunda gösterdiğinizde. Kıbrıslı Tükler için hamasetten başka bir şey yaptığınızda. Eylemleriniz, cesaretiniz, gururunuz, o ettiğiniz laflar kadar büyük olduğunda. ‘Rumdan’ kaçma telaşıyla sizin mide bulandırıcı eril deyiminizle ‘Türkiye’nin altına’ girmediğinizde. Rum’a egemen, Türkiye’ye zavallı olmadığınızda.... Sizin onurunuz, gururunuz, bağımsızlığınız, egemenliğiniz, cesaretiniz, iradeniz Türkiye’ye gelinceye kadar mı “büyük” milliyetçiler?

KOP’un ‘altına giren’ yok, endişe etmeyin. KOP’un kuruluşunda yer alan Kıbrıslı Türk futbol kulüpleri, siz ve Türk, Yunan, Rum işbirlikçileriniz bu adayı parçalamadan önce oldukları yere dönüyorlar. Halen hayatta olan kaç eski Kıbrıslı Türk futbolcunun çekmecesinde hala KOP lisansı duruyor biliyor musunuz?

İddia ettiğiniz kadar milliyetçi olsaydınız bu toplumun gençleri için mutlu olurdunuz “büyük” milliyetçiler. İnandırıcı değilsiniz. Sizden bir şey bekleyen de yok. Çekilin, gölge etmeyin yeter...

(31.3.15)


Wednesday, 12 November 2014

Uluslararası Hukuk Profesörü Harry Tzimitras ile Röportaj 11-12 Kasım 2014


MEB’de BARIŞÇIL FAALİYET YASAL

Türkiye’nin Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi olarak ilan ettiği alanda sismik araştırmalara başlamasıyla taraflar arasında büyük bir gerginlik yaşanıyor. Konuyla ilgili birçok siyasi söylem ortaya konuyor, ancak sanki işin yasal tarafı pek konuşulmuyor. Uluslararası hukuka göre burada Türkiye mi haklı, Kıbrıs Cumhuriyeti mi? 

Tzimitras: Öncelikle, işin yasal tarafının pek dikkate alınmadığı argümanını tersine döndürmek istiyorum. Bana göre, sorunun bir kısmı, işin yasal tarafına fazla odaklanılmasından kaynaklanıyor; özellikle de Kıbrıs Rum tarafınca... Yasalara odaklanmak birkaç açıdan sorunlu. Birincisi, bu, işin güvenlikten tutun da sosyal ve siyasi taraflarının göz ardı edilmesi riskini doğurur. İkincisi, yasalar, beğensek de beğenmesek de, çok büyük oranda yorum meselesidirler. Yani hukuktan bahsetmeye başladığınızda, hukukun nasıl yorumlandığı ve yasal ilkelerin nasıl uygulandığı konularını tartışmaya başlamanız kaçınılmazdır. Uluslararası hukuk, tarih boyunca her durumun spesifik realitelerine göre uygulanmıştır. Yasa kendi başına her durumu kapsayıcı ve otomatik olarak uygulanabilir bir şey değildir. Yasanın mantığı bu değil zaten. Uluslararası toplum, uluslararası kurumlar, uluslararası mahkemeler, hatta uluslararası adalet divanı bile, sürekli olarak yasaların nasıl uygulanacağı ve nasıl yorumlanacağı süreçleri ile meşgul oluyorlar. Bu nedenle de, katı bir biçimde direk olarak uluslararası hukuk temelinde bazı iddialarda bulunmak çok da faydanıza olmayabilir. Uluslararası hukuk çok önemlidir, ancak doğru şekilde uygulanması da çok önemlidir. Dolayısıyla, yasalar, yasanın ruhuna ve her durumun kendi özelliklerini dikkate alarak uygulanmalıdır ki adilane bir sonuca varılabilsin. Uluslararası hukuk, siyasi argümanlar karşısında kalkan görevi görebileceği gibi, çok güçlü bir silah haline de gelebilir. Genelde, devletler yasal argümanları, siyasi, stratejik, ekonomik argümanlar gibi diğer argümanların yanı sıra kullanırlar.


Konuyu anlayabilmek için belli terimlere hakim olmak gerekiyor sanırım. Münhasır Ekonomik Bölge nedir tam olarak, ve ne gibi haklar ve kısıtlamalar içerir?

Tzimitras: Burada çok sık birbirine karıştırılan iki ayrı nosyon var: Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı. Kıta Sahanlığı kıyı devletine aittir. Kıta Sahanlığının deklare edilmesi ve sınırlandırılması ise işin teknik tarafıdır. Yani bir devlet Kıta Sahanlığını deklare edip sınırlandırmaya karar versin ya da vermesin, o Kıta Sahanlığı o devlete aittir ve o devletin kendi Kıta Sahanlığında münhasır hakları vardır. Diğer taraftan, Münhasır Ekonomik Bölge, otomatik olarak bir devlete ait olmaz. Devletlerin o bölge üzerinde hak iddia etmesini gerektirir. İkisi arasındaki temel fark buradadır. Devletlerin, Münhasır Ekonomik Bölgelerinde, çok sınırlı ve spesifik hakları ve yükümlülükleri vardır:
1.     Canlı veya cansız doğal kaynakların aranması ve bunlardan faydalanma
2.     Enerji üretimi
3.     Çevre koruma
4.     Balıkçılık
Bu kadar. Ne daha fazlası ne daha azı. Bu çok önemli bir nokta, çünkü ağızdan ağıza yayılmakta olan ‘devletin kendi Münhasır Ekonomik Bölgesinde egemen olduğu’ iddiası doğru değildir. Devletin Münhasır Ekonomik Bölgesinde egemenliği yoktur. Sadece o alanda yukarıda saydığımız dört konuda münhasır hakkı vardır. Bu kadar. Dolayısıyla, Münhasır Ekonomik Bölgeyi, egemenlik açısından bir devlet ile veya devletin karasuları ile eş tutmak yanlıştır. Devlet, Münhasır Ekonomik Bölgesinde sadece işlevsel bazı haklara sahiptir. Evet bu haklar önemli olabilir ama egemenlik ile eş tutulamazlar. Dolayısıyla bu hakların ihlali de – yasal açıdan sorunlu olsa da – belli bir noktadan öteye götürülüp, egemenliğin ihlali gibi gösterilemez. Hak ihlali ve egemenlik ihlali çok farklı şeylerdir. Bu açıdan çok dikkatli olmalıyız.


Peki, bir devlet, başka bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesine giren bir alanda sismik araştırma yapabilir mi?

Tzimitras: Bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesini oluşturan sular, yine de uluslararası sulardır. Bu da, bu sularda ticari olsun askeri olsun yabancı gemilerin bulunması mümkündür demektir. Eğer bu gemiler kıyı devletinin düzen ve güvenliğini tehlikeye atmıyorsa, orada bulunmalarında hiçbir problem yoktur. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 58. Maddesine göre, gemiler barışçıl faaliyetlerde bulunabilirler, barışçıl araştırma çalışmaları yapabilirler, kablo döşeyebilirler. Ancak örneğin balıkçılık yapamazlar veya doğal kaynakları araştıramazlar, çünkü bunlar, yukarıda anlattığım gibi, sözkonusu Münhasır Ekonomik Bölgede hak iddia eden devletin hakkıdır.


Ama Türkiye’nin yaptığı sismik araştırma doğal kaynak araştırması anlamına gelmiyor mu?

Tzimitras: Yasa, araştırma amaçlı barışçıl faaliyetlere imkan veriyor.


O zaman başka bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde sismik araştırma yapmakta sorun yok, ama sondaj yapmak faydalanma amaçlı araştırma kapsamına giriyor ve yasaya göre sorun yaratıyor. Öyleyse Türkiye’nin şu anda yaptığı faaliyetler yasal olarak problem teşkil etmiyor, öyle mi?

Tzimitras: Dediğim gibi, barışçıl araştırmalar prensipte sorun değil. Ancak sondaj yapmak kesinlikle sorun olurdu. Ancak ben, Türkiye’nin daha ileri gideceğini sanmıyorum. Sondaj platformu getirecekleri, sondaj yapacakları söyleniyor ama Türkiye’nin bunu yapacağına inanmıyorum. Çünkü Türkiye’nin maksadı gerçekten taciz olsaydı, bunu halihazırda yapardı. Sondaj platformunu çeken gemiyi durdurmak için askeri önlem alırdı, önünü keserdi, engellerdi. Ama Türkiye, hidrokarbon araştırması yapan platform ve ilgili gemilerine 5 deniz milinden fazla yaklaşmadı. Rum enerji bakanının kendisi de operasyonun hiç sekteye uğramadığını, hiçbir engelleme ile karşılaşmadığını söyledi. Türkiye prensipte varlığını hissettirmek ve şu anda yapılmakta olan işe karşı olduğunu kayıtlara geçirmek istiyor. Ve bence bununla kalacak. Geçmişte de bunu yapmıştı. 2011 yılında Piri Reis gemisi ile tamamıyla aynı şeyler yaşandı.


Yani NAVTEX yayınlamaktan tutun da, Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesinde araştırma ve savaş gemilerinin varlığına kadar, son haftalarda Türkiye’nin yapmış olduğu her şey, 2011 yılında da yapılmış mıydı?

Tzimitras: Aşağı yukarı evet. Ama Piri Reis gemisinin bu boyutta araştırma yapacak ve kablo döşeyecek kapasitesi yoktu. Özetle, bu tekrar tekrar izlediğimiz bir film. Bunun yapılış nedeni ve buna verilen tepkiler ise işin siyasi kısmı. Tabii, burada bakılması gereken bir başka konu daha var: Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan etme hakkını reddediyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm adayı temsil etmediğini ve bu nedenle de tüm adayı temsil edecek şekilde uluslararası antlaşma imzalama ve dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölge ilan etme hakkına sahip olmadığını söylüyor. Yani, burada Türkiye tarafından iki katmanlı bir sorgulama var: Bir, Kıbrıs Cumhuriyeti bu bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölgesi olarak ilan edebilir mi? İki, etse bile, bizim yine de orada belli faaliyetlerde bulunma hakkımız var mı?


Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması şu anda Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği alandaki durumu nasıl etkiliyor?

Tzimitras: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin bazı hükümleri – ki Münhasır Ekonomik Bölge ile ilgili hükümler bunlar arasındadır - uluslararası teamül hukuku haline gelmiştir. Yani sadece sözleşmeye taraf olan devletleri değil, uluslararası toplumun tüm devletlerini bağlama kapasitesi olan ilkeler haline gelmişlerdir – ve İsrail ve Türkiye gibi sözleşmeye taraf olmayan ülkeleri de bağlarlar. Türkiye’nin Kıbrıs’ın MEB olarak ilan ettiği alanlardaki faaliyetlerinin genelde hem Münhasır Ekonomik Bölge hem de Kıta Sahanlığı ile ilişkisi var. Aynı zamanda, Türkiye’nin bu bölgelerde hem kendi hak iddiaları, hem de KKTC ve/veya Kıbrıslı Türkler adına yaptığı hak iddiaları var. Yani karşımızda birbiri ile bağlantılı dört unsur var.


Kıbrıs’ın Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması yapmaması Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni tartışmalı kılar mı?

Tzimitras:  Bunun net bir cevabı yok. Nerede durduğunuza ve yasayı nasıl yorumladığınıza bağlı. Her iki tarafın da yasal olarak çok güçlü argümanları var. Kıbrıs, adanın güneybatı, güney ve güney doğusunda, Mısır, Lübnan ve İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Türkiye coğrafi olarak güneydeki bir kıyı devleti değil. Ancak, adanın coğrafi olarak bir bütün olduğu önermesinden yola çıkarsak, o zaman adanın etrafının tümünü kapsayan bir düzenlemeye ihtiyaç var diyebiliriz. Burada enteresan olan şu: Şimdiki sorun, Kıbrıs’ın batısında değil – ki Türkiye’nin adanın batısında bir iddiası olması çok daha anlaşılabilir olurdu. Sorun, adanın güney ve güneydoğusunda – yani Kıbrıs Cumhuriyeti ile İsrail ve Lübnan arasındaki sınırlandırma anlaşmalarına tabi olan bölgede. Türkiye’nin bu bölgelerde KKTC veya Kıbrıslı Türkler adına yaptığı hak iddiaları var. Ve dediğim gibi, aynı zamanda, Türkiye’nin ada etrafındaki eylemlerinin genel olarak hem Münhasır Ekonomik Bölge hem de Kıta Sahanlığı ile ilişkisi var. Kıta Sahanlığı bağlamında Türkiye’nin iddiaları hakkında şunlar söylenebilir. Türkiye, bir önceki BM Deniz Hukuku Sözleşmesine, yani 1958 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraftır. Ve bu sözleşme, yeni sözleşmeyi yani 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış ülkeleri hala bağlamaktadır. Yani, bir önceki Deniz Hukuku Sözleşmesi ve buradaki Kıta Sahanlığı hükümleri Türkiye’yi bağlamaktadır – o sözleşmede Münhasır Ekonomik Bölge geçmiyordu. Türkiye 1958 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni temel alarak, ve bunu yorumlayarak, ilk olarak 1973 yılında ortaya attığı Kıta Sahanlığı argümanını kullanıyor: “Adalar, Kıta Sahanlıkları üzerinde tam iddia sahibi olamazlar. Sahil şeritleri, nüfusları gibi bazı unsurlara bağlı olarak kısıtlı bir iddia sahibi olabilirler, ama tam iddia sahibi olamazlar.” Yani, eğer doğru anlıyorsam, Türkiye şunu diyor: Adanın batı ve güneybatısındaki bölgede Kıta Sahanlığı, Türkiye ile Mısır arasında sınırlandırılmalıdır. Ortadaki Kıbrıs’a ise – ki buna Kıta Sahanlığı içindeki ‘çıkıntı’ adı veriliyor – çevresindeki belli bir bölge verilebilir. İşte, Türkiye’nin adanın batı ve güneybatısındaki hak iddiası bu mantıktan kaynaklanıyor. Tabii bu, adaların ve özellikle de ada devletlerin Kıta Sahanlığı hakkını net şekilde tanıyan şu anki uluslararası hukuk temelinde sürdürülmesi zor bir pozisyon.


Peki bu iddia başka ülkelerce kabul görüyor mu?

Tzimitras: Kıta Sahanlığı ile ilgili düzenleme her ülkenin kendisine kalmıştır. Bununla ilgili evrensel bir uygulama yok. Her devletin farklı bir uygulaması var. Her ülke kendi Kıta Sahanlığını ilan etme hakkına sahiptir. Eğer iki ülkenin Kıta Sahanlığı iddiaları çakışıyorsa ya oturup bunu çözerler veya uluslararası yasal organlara giderler. Yasanın nasıl yorumlandığı ve uygulandığı da burada büyük önem taşıyor çünkü Uluslararası Adalet Divanı ve geçmişte bu tarz konuları ele alan diğer uluslararası mahkemeler her durumda çok farklı kararlar verdiler. Yani bu alandaki içtihat da pek yol gösterici değil.


Peki neden taraflardan biri uluslararası bir merciye ya da mahkemeye başvurup bu işi temizlemiyor sizce?

Tzimitras: Sanırım bunun iki nedeni var. Birincisi, böyle bir adım gerginliğin tırmanması sonucunu doğurur. İkincisi, her dava biraz da piyangodur. Nasıl sonuçlanacağını asla bilemezsiniz.


Yani bu davayı Kıbrıs kazanır veya Türkiye kazanır diye bir tahminde bulunamaz mıyız?

Tzimitras:  Hayır kesinlikle. Asla bilemezsiniz. Ve eğer mahkemeye sizin inisiyatifinizle gidilmişse, o zaman bunun sonuçlarına – sizin aleyhinize de olsa – katlanmak zorundasınız. Yani bu yolu izlememek bilinçli olarak verilmiş bir karardı sanırım. Bu da muhtemelen iyi bir fikir, çünkü eğer dava yoluna giderseniz aynı zamanda, tarafları daha çabuk bir çözüme götürebilecek diğer seçenekleri elinizden kaçırmış olursunuz.


Son zamanlarda Yunanistan ve Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgelerinin birleştirilmesi konusu yeniden gündeme geldi. Bu mümkün mü?

Tzimitras: Hayır. Bu konu ilk olarak rahmetli Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos tarafından gündeme getirilmişti. Böyle bir şey iki nedenle mümkün değil: Birincisi, çünkü Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi yok. İkincisi, Yunanistan’ın ilan ettiği bir Münhasır Ekonomik Bölgesi olsaydı bile, uluslararası hukukta münhasır ekonomik bölgelerin birleştirilmesi diye bir nosyon yok. Uluslararası hukukta ortak münhasır ekonomik bölge diye bir şey yok. Bu kadar basit. Bu, şu an için pratikte anlamsız bir tartışma.


Kıbrıs Cumhuriyeti, “adanın doğal kaynakları devlete aittir ve bunlardan elde edilecek faydalardan bir çözümden sonra tüm Kıbrıslılar yararlanacaktır” diyor. Türkiye ise, “Kıbrıs’ın kaynakları tüm Kıbrıslılarındır” diyor. Doğal kaynaklar devlete mi aittir, halklara mı?

Tzimitras: Kanaatime göre, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1962 tarihli Doğal Kaynaklar üzerinde Daimi Egemenlik Kararı temelinde, doğal kaynaklar halklara ve milletlere aittir. Bu kararda Genel Kurul’un sadece halklardan ve milletlerden bahsettiğini, asla devletlerden bahsetmediğini açıkça görebilirsiniz. Dolayısıyla, doğal kaynakların faydalanıcıları halklar ve milletlerdir, ve devlet de faydalanma hakkı konusunda onları temsil eder. Buna göre, Kıbrıslı Türkler doğal kaynaklardan elde edilecek gelirlerde hak sahibidir – ki sanırım kimse bunu reddetmiyor. Öyleyse burada sorulması gereken soru şu: Bu haktan nasıl faydalanacaklar?


Uluslararası toplum, Güney Kıbrıs’ın beklentisinin aksine, Türkiye’nin eylemleri karşısında katı bir tutum sergilemedi ve konuya çok ihtiyatlı yaklaştı. Sizce bunun nedeni siyasi mi yoksa yasal mı?

Tzimitras: Evet uluslararası toplumun tepkisi, sizin de dediğiniz gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin beklediğinden daha ılımlı oldu. Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, siyasi açıdan, siyasi konjonktürü çok ciddi bir şekilde hesaba katıyorlar. Batılı güçler Türkiye’nin bölgede güçlü bir ülke olduğunu biliyorlar ve özellikle de şu anda bölgedeki IŞİD gibi sorunlara karşı oluşturmak istedikleri birliktelik açısından Türkiye’ye çok ihtiyaçları var. İkincisi, sohbetimizden ortaya çıktığı gibi, yasal olarak durum net veya siyah beyaz değil. Uluslararası toplum ihtiyatlı davranıyor, çünkü yasal konular siyasilerin üzerinde gelişigüzel açıklama yapabilecekleri konular değil, Uluslararası Adalet Divanı gibi yetkin organlar tarafından ele alınması gereken konulardır. Tabii ki siyasetçiler de, uluslararası hukuka aykırı olmayan kararlar alabilmek için konunun yasal tarafını eşit derecede ciddiyetle hesaba katmalıdırlar.


Peki bu sorun nasıl çözümlenmeli?

Tzimitras: Öncelikle şunu söylemeliyim, eğer istek varsa bir yol bulunur. Bu çok açık. İkincisi, tüm tarafların aşırı ve kışkırtıcı eylem ve tepkilerden kaçınması gerekiyor. Bu yapılırsa daha dengeli bir anlayış ve yaklaşımın geliştirilmesi için daha uygun bir ortam yaratılmış olur. Bölgesel ve uluslararası gerçeklerin ve takvimlerin dikkate alınması çok önemli, çünkü bugün mümkün olan bir çözüm yarın imkansız olabilir. Bu nedenle bölgesel ve uluslararası ortamı dengeli ve gerçekçi bir biçimde değerlendirmek ve yapıcı bir şekilde olaya yaklaşmak gerekiyor. Ve realizm – tabii realizm yasal haklardan vazgeçmek anlamına gelmiyor – gerekiyor, ama gerçekçi bir şekilde devletlerin değil insanların çıkarının nerede olduğunu değerlendirmek önemli. Her iki topluma da fayda sağlayacak şekilde adımlar atmak önemli. Bu iş uzadıkça içinden çıkılması daha zor bir hal alacaktır. Burada bir aciliyetin söz konusu olduğunu düşünüyorum çünkü hem anlaşmazlık uzadıkça kökleşiyor ve çözümü zorlaşıyor, hem de bölgesel ve uluslararası şartlar sürekli olarak değişiyor. Doğal kaynakların, tüm Kıbrıslıların faydası ve refahı için kullanılması fırsatının kaçırılması çok yazık olur. Hele doğal kaynakların, var olan anlaşmazlığı aşacak bir unsur yerine, yeni tartışmalar yaratan bir unsur haline gelmesi daha da büyük bir yazık olur.








Tuesday, 12 August 2014

İsrail'in Lefkoşa Büyükelçisi Michael Harari ile Röportaj (Havadis Gazetesi, 3 Ağustos 2014)

Kıbrıs Türk basınından ilk kez Havadis’ten Esra Aygın’a konuşan İsrail’in Kıbrıs Büyükelçisi Michael Harari, bu kadar çok Filistinli sivilin hayatını kaybetmesi konusunda düşündüklerini anlattı

RAHATSIZIM


Esra Aygın

İsrail’in Lefkoşa Büyükelçisi Michael Harari, 8 Temmuz’da başlayan Gazze operasyonunda sivil kayıpların önüne geçmek için ellerinden geleni yaptıklarını, ancak Hamas’ın kendi sivil halkını bu çatışmada kullanması nedeni ile çok sayıda Filistinlinin hayatını kaybettiğini belirterek, bundan rahatsızlık duyduğunu dile getirdi.

Kıbrıs Türk basınından ilk kez Havadis gazetesine konuşan Harari, İsrail’in amacının kendi vatandaşları için sükunet ve huzuru yeniden sağlamak olduğunu vurgulayarak, Hamas’ın silahsızlandırılması için uluslararası bir mekanizmanın kurulmasının öneminin altını çizdi.

1990lı yılların başında ve 2000li yıllarda İsrail-Filistin barış müzakerelerinde de görev almış olan Harari, İsrail-Filistin sorununun, iki-devletli çözüm vizyonu çerçevesinde çözülebileceğine olan inancını ortaya koyarak, Mısır’ın ateşkes girişiminin şu anda uygulanabilir ve gerçekçi olan tek girişim olduğunu söyledi.

İşte İsrail Büyükelçisi Harari’nin Esra Aygın’ın sorularına verdiği yanıtlar:

Öncelikle şunu sormak istiyorum: İsrail’in 8 Temmuz’da başlattığı Koruyucu Hat isimli Gazze operasyonunun amacı nedir?
Harari: Amacımız çok basit ve net. Ve bu amacı baştan beri ortaya koyduk: Kendi vatandaşlarımız için sükunet ve huzuru yeniden sağlamak istiyoruz. Bu kadar. Roket saldırılarını başlatan Hamas ve Gazze Şeridi’ndeki diğer örgütlerdi. Aslına bakarsanız, iki buçuk hafta boyunca karşılık vermemek için, geri durmak için elimizden geleni yaptık. Ancak roket saldırılarının sonu gelmedi. Dolayısıyla, kendi vatandaşlarımızı savunmak zorundaydık. İsrail’in farklı bir ajandası veya amacı olduğu yönünde birçok yorum veya analiz okuyorum. Bunların hiçbiri doğru değil. Ve net şekilde şunu da söylüyoruz: Roket atmayı bırakın, biz de operasyona son verelim. Bu kadar basit.

Ama İsrail Başbakanı Netanyahu Pazartesi günü televizyonda yaptığı bir açıklamada, “Tünelleri etkisiz hale getirmeden operasyona son vermeyeceğiz” dedi?
Harari: Sanırım bu krize daha geniş bir perspektiften bakabilmek önemli. Bu olay, sürmekte olan İsrail-Filistin sorununun bir parçası değil. Bunun çok ötesinde. Bildiğiniz gibi, son yıllarda Orta Doğu’da birtakım dramatik değişimler yaşanıyor. Bunun adına Arap Baharı diyebilirsiniz, ya da her ne demek istiyorsanız. Aslında halen yaşamakta olduğumuz bu değişim ile birkaç unsur öne çıkmış durumda. Devlet-dışı aktörlerin yükselişini görüyoruz - samimi konuşacaksak, terörist örgütlerin. Hizbullah olsun, Hamas olsun, İslami Cihat olsun, IŞİD olsun, bölgede nereye bakarsanız bu aktörlerin etkin varlığını görürsünüz. Yine son yıllarda, ılımlılar ile radikaller arasında daha büyük bir ayrışma yaşandı. Radikaller ‘diğeri’ olarak gördüklerini -  ki bu, düşman olabilir, İsrail devleti olabilir, herhangi bir dini azınlık olabilir – saf dışı bırakmaya çalışıyorlar.  Ve bu devlet-dışı aktörler, yani terörist örgütler, sivilleri hedef alıyorlar. Hatta bunun da ötesinde, kendi sivil halklarını, karşı tarafla yürüttükleri savaşta kullanıyorlar. Ve Gazze’de Hamas’ın yaptığı tam da bu. Yani söz konusu durum, İsrail-Filistin sorununun bir parçası değil, bu nedenle de, ‘müzakereler yoluyla bunu çözmeye çalışalım’ diyemeyiz. Ki ben, İsrail-Filistin sorununu çözebileceğimizi düşünüyorum. Bu son haftalarda yaşananların bizim müzakerelerimizle – ki evet, maalesef çok başarılı gitmiyordu ama yine de bir yılı aşkın bir süredir müzakere ediyorduk - hiçbir ilgisi yok.

Bugüne kadar hiçbir ülke kan dökerek terörizmin önüne geçemedi. Siz Gazze’yi bombalamaya devam ederek Hamas’ı etkisiz hale getirebileceğinizi düşünüyor musunuz?
Harari: Hayır. Uluslararası toplumun silahsızlanma konusunda rol oynaması, yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekiyor. Bu çok önemli. Uluslararası toplum bunu Suriye’de yaptı. Eğer bunu, gerçekleştirilmesi gereken siyasi bir hedef olarak ortaya koyarsanız, BM bunu Güvenlik Konseyi kararlarına dahil ederse, AB Gazze’deki tüm terörist örgütlerin silahsızlandırılmasının gerekliliğini vurgularsa – ki bunu yaptı – bu mümkün olacaktır. Hamas’ın üzerindeki siyasi ve halk baskısını artıracaktır. Bu yapılabilir.

İsrail’deki sığınaklar göz önünde bulundurulduğunda Hamas’ın roket saldırıları etkisiz olarak nitelendirilemez mi? Saldırıların ve verilen zararın boyutlarının orantısız olduğunu düşünmüyor musunuz?
Harari: Hayır düşünmüyorum. Belki sonuç orantısızdır diyebiliz, evet. Çok fazla Filistinli sivil hayatını kaybetti. Dediğiniz gibi, biz vatandaşlarımızı korumak için sığınaklar yaptık. Hamas, Gazze’de aynı şeyi yapabilir miydi? Evet, tabii ki yapabilirdi. Eminim televizyonda Gazze’deki tünelleri görmüşsünüzdür. Açıkçası, bu tüneller inanılmaz, çok etkileyici yapılar. Her biri 2-3 kilometre uzunluğunda. Bu tünelleri inşa etmek için ne kadar insan gücü ve çimento gerekiyor biliyor musunuz? Bunu, bizim yaptığımız gibi, çatışma durumu için sığınaklar yapmak için kullanabilirler miydi? Evet kullanabilirlerdi. Biz belli bir mahalleyi veya binayı terk etmeleri için çağrı yaptığımızda sivillerin güvenli bir yere sığınmasını sağlayabilirler mi? Terk etmeleri için yardım edebilir mi? Evet. Peki bunu neden yapmıyor? Çünkü bu oranda Filistinli sivilin hayatını kaybetmesi İsrail üzerindeki baskıyı artırıyor. 

Yani sivillerin hayatını kaybetmesi Hamas’ın işine geliyor diyorsunuz. Öyleyse, İsrail sivilleri öldürerek Hamas’a yardım etmiş olmuyor mu?
Harari: Sivilleri öldürmemek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Ancak Hamas sivillerin güvenli bir yere sığınmalarına izin vermediğinden ve teröristler sivillerin olduğu binalarda saklandığından, sonuç olarak birçok sivil hayatını kaybediyor.

Yani İsrail bilinçli olarak sivilleri hedef almıyor?
Harari: Kesinlikle hayır. Hiç Hamas’tan üst düzey bir yetkilinin sivil kayıplar yüzünden üzüntülerini belirttiğini duydunuz mu. Bunu yapamazlar çünkü sivilleri hedef alıyorlar. Tabii ki kendimi Hamas ile kıyaslamaya çalışmıyorum. Ama gerçekleri anlamak çok önemli. Bizi sivil ölümleri engellemek için yeterince çaba göstermemekle eleştirebilirsiniz. O zaman sizi aksine ikna etmek için elimden geleni yaparım. Ama biz sivilleri hedef almıyoruz. Bizi tabii ki eleştirin. Biz de kendimizi eleştiriyoruz. Geçtiğimiz Cumartesi Tel Aviv’de bir eylem yapıldı. 4-5 bin kişi hükümete Gazze’deki operasyona son vermesi çağrısında bulundu. Bu kadar çok sivilin hayatını kaybetmesi konusunda rahat değiller.

Siz rahat mısınız?
Harari: Kesinlikle hayır.

Gazze’de birçok sivil bina bombalanıyor. Bu sivil binaların roket saldırıları için kullanıldığı veya patlayıcı veya terörist barındırdığı ile ilgili elinizde kanıt var mı?
Harari: Evet tabii ki. Tamam, istemiyorsanız, bu konuda biz İsrail’in söylediğini yüzde yüz doğru kabul etmeyin. Bağımsız kuruluşlara bakın. Örneğin, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu UNRWA geçtiğimiz günlerde iki ayrı açıklama yayınlayarak iki okulda roketlerin bulunduğunu duyurdu. Sizin gazeteci olarak göreviniz bizi sorgulamak. Bize mümkün olduğunca şeffaf olmamız ve dayanağı olan eylemlerde bulunmamız konusunda baskı yapmak, ve bu şiddete son vermemizi beklemek. Bu sizin göreviniz. Sizden tek isteğim, gerçekleri görmeniz ve olup biteni anlamanız. Gerçeği görün. Sivil kayıpları önlemek için ne kadar çaba sarf ettiğimizi görün. Hamas’ın ne olduğunu, bölgede son zamanlarda yaşanan gelişmelerle bağlantısının ne olduğunu görün. Gerçekleri görün. Hiçbirimiz tarafsız olamayız. Bunda da bir sorun yok. Ama tarafsız olmadığımızın farkında olmamız önemli.

Batı Şeria’daki durum Gazze’dekinden farklı. Bunun nedeni nedir?
Harari: Batı Şeria’da daha yürümemiz gereken çok yol olmasına rağmen, sanırım her iki taraf da tek yolun siyasi diyalog yolu olduğunu anladı. O bölgede ortam çok daha huzurlu  ve ekonomi daha iyi. Evet, çok daha iyi olmalı, ama yine de göreceli olarak iyi. Neden? Çünkü orada güven yaratabilmeyi başardık. Batı Şeria’daki Filistin Otoritesi, kendi insanlarının iyiliği için mümkün olduğunca çok alanda işbirliği yapmanın gerekliliğini fark etti. Bu Gazze’de mümkün olmadı çünkü orada meşru bir taraf yok. Meşru otoritenin gücü ve bu gücü nasıl kullandığı çok önemli. Maalesef Gazze’deki tüm örgütlerin, terörist örgütlerin elinde silah var. Güven yaratabilmenin ve adım atabilmenin tek yolu bu örgütlerin silahsızlandırılması. Dediğim gibi, Gazze’deki terörist örgütlerin silahsızlandırılması konusunda bir uluslararası mekanizma kurulmalı. Bu krizin sona ermesi için bu çok önemli. Bu kolay olacak mı? Hayır, ama yapılabilir. Buna ek olarak, Hamas, şiddeti bırakmak, geçmişte İsrail ve Filistin arasında imzalanan anlaşmaları kabul etmek ve İsrail devletini tanımaktan oluşan üç uluslararası kriteri kabul etmiyor. Bunlar uluslararası kriterlerdir, İsrail’in kriterleri değil.

Barışının mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? Müzakereler yeniden başlayıp bir çözümle sonuçlanabilir mi?
Harari: Birincisi, başka seçenek yok. Bunu yapmak zorundayız. İsrail, iki devlet vizyonu temelinde bir çözüm bulmakta kararlıdır. Başkaları bunu yapmamızı istediği için değil, ulusal çıkarlarımız ve İsrail’de yaşayan insanların çıkarları bunu gerektirdiği için. Ve vurgulamak isterim ki, İsrail’de sadece Yahudiler yaşamıyor. Başbakan Netanyahu, 2009 yılında meşhur Bar Ilan konuşmasında iki-devletli çözümü desteklediğimizi açıkladı. Bu kolay olacak mı? Hayır. En önemli şey güven yaratmak ve bunu bir dereceye kadar yaptık –Filistin Otoritesi ile karşılıklı bir güven sağladık. Bu yeterli mi? Değil. İleriye doğru adım atmamızı sağlayacak kadar iyi mi? Evet. Ve bunu başarabiliriz. Bu şartlar altında ‘yapabiliriz’ sloganı çok naif gelebilir. Ama ben o masada bulundum. Bunu yapabiliriz. Bu son birkaç haftada her iki taraf da, yani hem İsrail hem de Filistin Otoritesi, mümkün olan en kısa zamanda diyaloğun yeniden başlatılmasının önemini idrak etti, çünkü bu radikalizm sorununu aşmamız gerekiyor.

Ateşkes çabaları neden sonuçsuz kalıyor?
Harari: Her ateşkes, kimin girişimi ile olursa olsun, İsrail tarafından kabul edilmiştir. Hamas’ın BM üzerinden yaptığı girişimle başlatılan ve bizim kabul ettiğimiz iki ateşkes yine kendileri tarafından iki saat içerisinde ihlal edildi. Anlaşılması çok önemli olan bir başka unsur ise şu: Arap dünyasında ne olduğuna bakın. Arap dünyasında kendine özgü bir aktör olan Katar dışındaki tüm ülkeler Hamas’a karşıdır desem haklı olmaz mıyım? Peki neden? İsrail’i haklı buldukları için mi? Tam olarak değil. Çünkü Hamas’ı Filistinli insanların düşmanı olarak görüyorlar.

O zaman Filistinliler hem Hamas’ın hem de İsrail’in kurbanı oluyor diyemez miyiz?
Harari: Bunu engellemek için, İsrail’in bu kaçınılmaz duruma son verebilmesi için Hamas’ın Mısır girişimini kabul etmeye zorlanması gerekiyor. Bunun tek girişim olarak görülmesi gerekiyor.

Mısır’ın girişimi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Harari: Elimizdeki tek girişim budur. Tek yerinde, pratik ve mümkün girişim budur. Bu çok basit bir girişim aslında, şu anda bir ateşkes olsun ve konuşmaya başlayalım diye bir girişim. Üstüne üstlük, Mısır Gazze Şeridi’nin komşusudur ve vardığımız anlaşma her ne olursa olsun, birçok açıdan bunun uygulanmasında çok önemli ya da en önemli rolü oynayacaktır. Bu durumda Mısır’ın girişiminden kaçınmanın veya Mısır’ın oynayacağı merkezi rolü görmezden gelip başka girişimler peşine düşmenin mantığı ne? Bu, şiddeti sona erdirmeye yarayacak mı? Benim naçizane görüşüme göre, hayır.

O zaman İsrail Mısır ateşkes girişimi çerçevesinde adım atmayı kabul ediyor?
Harari: Evet kesinlikle.

Bu girişim şu anda ne aşamada?
Harari: Filistin Otoritesi geçtiğimiz gün, Hamas ve İslami Cihad da dahil tüm Filistinli kesimleri bu girişimi görüşmek için Kahire’ye gitmeye ikna ettiklerini söyledi. Bu son krizden hemen önce Kahire’deydik. Ve başarısız olduk çünkü Hamas, üzerinde yeterince baskı hissetmedi. Buna ek olarak, başkaları da kendi girişimlerini başlatmak istedi.

Türkiye’den mi bahsediyorsunuz?
Harari: Türkiye’den de, evet. Lütfen yanılıyorsam beni düzeltin. Herhangi bir arabuluculuğun veya girişimin başarılı olabilmesi için iki temel faktör var: Birincisi, girişimi yapanın krizle ve krizden sonraki durumla ne kadar yakından ilgili veya alakalı olduğu. Ve sanıyorum ki Mısır bölgedeki herhangi bir oyuncudan çok daha alakalı - İster beğenelim ister beğenmeyelim. İkincisi güven. Herhangi bir şeyi uygulamak için kiminle çalışmak konusunda güven hissediyorsunuz? Hamas’ın Mısır’a güven duymadığını söyleyebilirsiniz. Çok da haklı olursunuz. Ama şu anda güven ne kadar az olursa olsun, aralarındaki güveni oluşturmaları lazım çünkü coğrafya bunu zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, bu iki çok önemli faktör, hepimizi, Kahire’ye yönlendiriyor. Hem özel hayatta hem siyasette bize ne zaman ihtiyaç olduğunu, ne zaman daha pasif kalmamız gerektiğini ve müdahil olmanın ne anlama geldiğini, ne kadarının yapıcı olduğunu anlamak çok önemli. Kendimize bir rol yaratmaya çalışmak yapıcı mı? Rol size verilir, veya doğal olarak sizin olur. Bunu istemezsiniz veya talep etmezsiniz.

ABD ile İsrail arasında şu anda Gazze’de yürütülmekte olan operasyon, ve daha genel anlamda, bir çözüm konusunda gerginlik mi var?
Harari: Gerginlik olduğunu düşünmüyorum. İsrail ile ABD arasındaki ilişki uzun yıllardır çok benzersiz bir ilişki. Çok derin ve yakın bir ilişkimiz var. Sadece siyasi anlamda değil, toplumlar bazında da. Sık sık birbirimizden beklentilerimiz oluyor ve sık sık da, hem kapalı kapılar ardında hem de açık açık birbirimizle tartışmak konusunda kendimizi rahat hissediyoruz. Şu anda olan da bu. Bunun bir gerginlik olduğunu düşünmüyorum.