Showing posts with label Türkiye. Show all posts
Showing posts with label Türkiye. Show all posts

Thursday, 17 September 2020

Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir

 Esra Aygin 

 

Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakınlığıyla bilinen Türkiyeli bir gazeteci, tam da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki dünyaca ünlü Ayasofya’yı[1] yeniden müzeden camiye dönüştürdüğü gün, sosyal medya üzerinden “Ayasofya tamam! Sırada Maraş var!” şeklinde bir paylaşımda bulundu.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinde yer alan Maraş, Kıbrıslı Rum sakinlerinin, Türkiye ordusunun ilerleyişinden kaçtığı 1974 yılından bu yana askeri yasak bölge olarak kapatılmış bir kent. Maraş, aynı zamanda, adadaki kapsamlı bir federal çözüm çerçevesinde, müstakbel Kıbrıs Rum kurucu devletinin kontrolünde, önceki yasal Kıbrıslı Rum sakinlerine iade edilecek yerler arasında da bulunuyor. Ancak Türkiye, son zamanlarda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yasaklayıcı kararlarına rağmen[2] Maraş’ın Kıbrıslı Türklerin kontrolünde açılmasına dair planlarını ilan ediyor.

 

Bir zamanlar turistlerin akın ettiği gözde uğrak yerlerinden biri olan, ama şimdilerde ise güzelim turkuaz sular boyunca sıralanan terkedilmiş vaziyetteki cansız otellerin simgelediği Maraş’ta, Türkiye’nin, kentin eski ve meşru Kıbrıslı Rum sakinleri yerine büyük sermayeyi davet edeceğine dair endişeler bulunuyor.

 

Bu endişeler mesnetsiz olmaktan uzak; zira Kıbrıslı Türklerin dini vakfı olan Evkaf, terk edilmiş kentteki mülklerin büyük bir kısmının maliki olduğunu çoktan iddia etmiş durumda. Bu İslami vakıf, tam sayfa gazete ilanları vererek ve videolar yayımlayarak, Maraş hakkında kampanyalar ve lobi faaliyetleri yürütüyor.

 

Türkiyeli gazetecinin Maraş’ın açılması konusundaki bu cüretkar beyanı, kışkırtıcı olduğu kadar sembolik bir öneme de sahipti. Nitekim bu beyan, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde giderek genişleyen ve bazılarının adadaki taksimi daimi bir hale getireceğinden korktuğu gaspını da ortaya koyuyordu.

 

Birleşmiş Milletler önderliğindeki uluslararası toplum, neredeyse 60 yılı bulan bir süredir, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir federal çözüm bulabilmek ve Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumları arasında bölünmüş olan adanın yeniden birleştirilmesi için çaba sarf ediyor. Ancak on yıllarca süren müzakereler, yedi BM Genel-Sekreteri, sayısız plan, başarısızlığa uğramış halkoylamaları ve yine çok yakın bir geçmişte sonuçsuz kalan uluslararası bir konferansın ardından, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü hala devam ediyor.

 

Kıbrıs’ın birleştirilmesine yönelik görüşmelerdeki son tur olan ve İsviçre’deki Crans-Montana’da Temmuz 2017 tarihinde toplanan uluslararası konferans da sonuçsuz kaldı. Kıbrıs konulu bu konferanstan sonra, barış sürecini çevreleyen iklim ciddi bir şekilde bozuldu ve hem Kıbrıs’ta yaşanan hem de Kıbrıs’a ilişkin olan bir dizi gelişmelerle birlikte federal çözüm olasılığı giderek daha da erişilemez bir hale geldi. Çok sayıda kişi, bu gelişmelerin Kıbrıs’ı geri dönüşü olmayacak daimi bir taksime sürükleyebileceğinden endişe ediyor.

 

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Crans-Montana’daki görüşmelerin başarısızlığa uğramasının hemen ardından gazetecilere yapmış olduğu açıklamada, Kıbrıs’ın, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının siyasi eşitliği temelinde iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon çerçevesinde yeniden birleşmesini öngören kırk yıllık BM parametrelerinin artık uygulanamaz hale geldiğini ifade etti. Bu beyan, Türkiye’nin artık alternatif çözüm arayışları aramaya başlayabileceğine de işaret ediyordu.

 

Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ise Crans-Montana’dan bu yana alternatif yaklaşımların gerekli olabileceğini üstü kapalı olarak ima etmişti. Anastasiades, Ekim 2018 tarihinde tarifini yapmadığı “gevşek federasyon” ve hatta konfederasyon fikrini dile getirmişti. Anastasiades’in siyasi muhalifleri ise, kendisinin iki devletli bir çözüm üzerinde düşündüğü iddiasını ortaya atmıştı. Anastasiades, ayrıca, federal bir çözüm hedefinden vazgeçtiği gerekçesiyle özellikle de sol görüşlü AKEL partisi liderliğince topa tutulmuştu. Öte yandan bazı Kıbrıslı Türkler ise Anastasiades’in ademi merkeziyetçi bir federasyon önerisini, federal bir çözüm ile kazanılmaya çalışılan siyasi eşitliği Kıbrıslı Türklere vermekten kaçınmanın bir yolu olarak değerlendiriyor.

 

Öte yandan, Kıbrıslı Rum lider Nicos Anastasiades ve Türkiyeli Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, fiili olarak daimi taksim anlamına gelebilecek iki devletli çözümün de aralarında bulunduğu yeni fikirleri görüşmek için ilki Kıbrıs Konferansı esnasında Crans-Montana’da olmak üzere birçok kez bir araya geldikleri ortaya çıktı.

 

İşin aslında bakılacak olursa, Kıbrıslı Rum liderliği, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumları arasında iktidarın eşit bir şekilde paylaşılacağı iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyonun kurulması için mevcut statükodan feragat etmeye pek de hazır görünmüyor. Dahası, Kıbrıslı Rum liderliğinin, kendi cumhuriyetinin sahip olduğu hukuki, siyasi ve iktisadi üstünlüğünden gayet memnun olduğu ve bu statüden, sayıca daha az bir toplum ile gerçek anlamda bir güç paylaşımında bulunmak için vazgeçmeye niyetli olmadığı da anlaşılıyor. Kıbrıslı Türklerle iktidar paylaşımı yönünde bir anlaşma olması durumunda ise Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler vasıtasıyla federal Kıbrıs’ın işleyişine karışacağına dair endişeler de bulunuyor.

 

Eski Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, 2017 senesinde, “Kıbrıslı Rumların nazarında, Kıbrıslı Türklere siyasi eşitlik verilmesini kabul etmek, ellerindeki güçten vazgeçmek anlamına geliyor. Ancak eksik olan şey” bir anlaşmaya varılması için “her iki taraf için de gerçek manada teşvik edici bir unsurun olmayışıdır. Hiçbir Kıbrıslı Rum liderin de bir anlaşma için seçmenlerinin desteğini asla alamayacağı ortadadır. Statüko, Güney için ziyadesiyle konforludur” şeklindeki görüşünü ifade etmişti.[3]

 

Öte yandan, görüşmelerin sonuçsuz kalması, ileri sürdükleri bir çözümün, yani fiili bir taksimin, zaten uzun bir süredir ortada olduğunu savunan Türklerin ve Kıbrıslı Türklerin elini de güçlendirdi. Bu görüşün taraftarları, uluslararası alanda bir tanınmanın gerçekleşmesi halinde her iki “devletin” de ilişkileri normalleştirip yollarına devam edebileceklerini iddia ediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ise federasyona dair ısrarından ötürü giderek artan bir şekilde yalnızlaştırılırken, bu durum, Akıncı’nın Türkiye ile olan ilişkilerine de onanmaz bir şekilde zarar verdi.

 

Çavuşoğlu, Nisan 2018 tarihinde Kıbrıs’a gerçekleştirdiği bir ziyarette, Kıbrıs için iki devletli bir çözümü masaya koyduğunda, Akıncı, federasyon dışındaki herhangi bir çözüm modeline bakmaktansa istifa edeceği yanıtını vermişti. Çavuşoğlu da daha sonraları, federasyon modelini, Kıbrıslı Türk liderin “şahsi görüşü” olarak nitelemişti.

 

Kıbrıslı Türk lideri ve Ankara arasındaki çözümün mahiyetine ilişkin olarak yaşanan bu uyuşmazlık, bu yılın başlarında, Akıncı’nın, Britanya’da çıkan bir gazete olan The Guardian tarafından yöneltilen ve Türkiye’nin adanın kuzeyini ilhak etme olasılığına dair soruya, “bunun korkunç bir senaryo”[4] olacağı şeklinde bir cevap vermesinin ardından daha da kötüleşti. Kıbrıslı Türk lider Türkiyeli yetkililer tarafından acımasızca eleştirildi ve hatta bazılarına göre tehdit edildi.

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Akıncı’nın açıklamalarını “son derece talihsiz” olarak nitelendirirken, Çavuşoğlu, Akıncı’nın “güvenilmez” olduğunu söyleyerek, onu “terörü desteklemekle” suçladı. Türkiyeli Cumhurbaşkanı Yardımcı Fuat Oktay, Akıncı’nın tavrına “müsamaha gösterilmeyeceğini” belirtirken, Erdoğan’ın başdanışmanı Yiğit Bulut ise Kıbrıs’ta bir oldu bittiye karşı kanlarının “son damlasına kadar mücadele edeceklerini” yazdı. Akıncı hakkında yapılan diğer açıklamalar arasında “Kıbrıs’a gidip Akıncı’nın kazanmaması için çalışmalarda bulunma” ve Akıncı’nın “PKK liderlerinden biri gibi patlatılması” şeklinde çağrılar da yer alıyordu. AKP’nin kıdemli yetkililerinden Metin Yavuz da Akıncı’nın “lider olmadan önce adam olması gerektiğini” söyleyerek, “Eğer bizler olmasaydık, sen değil Cumhurbaşkanı olmak, çöpçü bile olamazdın” dedi.

 

Tüm bu saldırılara ve süregelen baskılara rağmen, Kıbrıslı Türk liderliği için 11 Ekim’de yapılacak olan seçimlerde ikinci bir dönem için adaylığını koyacak olan Akıncı geri adım atmayarak halkın yanıtını seçim sandığında vereceğini ifade etti.

 

Ankara ve görünen o ki Anastasiades’in, kendilerini federal çözüm çerçevesi dışında bir yere konumlandırmasıyla birlikte, Ankara, Akıncı’yı iki devletli bir çözüm politikasının izlenmesinin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Nitekim sonraları, Ankara’nın Akıncı’dan kurtulmak amacıyla Ağustos ayı başlarında Kıbrıslı Türk sağ partilerini, Kıbrıslı Türk lidere karşı yarışacak ortak bir aday üzerine uzlaşmalarına teşvik etmek için davet ettiği ortaya çıktı. Ancak şimdiye dek bu konu üzerinde bir uzlaşmaya varılamadığı gibi, Akıncı da yapılan anketlerde önde görünüyor.

 

Türkiye’nin artan etkisi

 

2017 yılındaki sonuçsuz kalan son görüşmelerden bu yana, Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler üzerindeki kültürel ve dini hegemonyası giderek arttı ve bu durum, yeniden birleşmeye dair beklentileri daha da karmaşık bir hale getirdi. Erdoğan yönetimi bir yanda Türkiye’deki gücünü pekiştirirken, Kıbrıs’ın kuzeyi de Türkiye kökenli kişilere vatandaşlık verilmesi yönünde daha fazla baskıya, Kıbrıslı Türk gençlere ne şekilde eğitim verileceğine müdahale eden daha çok sayıda hamlelere, ifade hürriyetine dönük artan tehditlere ve yasaların değiştirilmesi hususunda daha fazla dayatmalara maruz kaldı. Adanın her yerinde daha büyük camiler inşa edildi ve Kıbrıslı Türk makamlarından gerekli izinler alınmaksızın hukuka aykırı bir şekilde açılan Kuran kurslarının sayısı da hızla arttı.

 

Dünyadaki en liberal Müslümanlar arasında yer alan ve geleneksel olarak İslam’ın oldukça barışçıl ve ılımlı bir yorumunu takip eden Kıbrıslı Türkler, durmaksızın artan Türk baskısı olarak tarif ettikleri bu durum karşısında giderek artan bir huzursuzluk duyuyor.

 

Kıbrıslı Türkler, artan sayıdaki çok daha büyük camiler ile yasa dışı Kuran kurslarının yanı sıra daha fazla sayıda dini okulların kurulmasına dönük planlar ile ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu kılınması için yapılan baskılar, erkek ve kız çocuklarının birbirlerinden ayrı yerlerde tutulduğu gençlik kampları, otellerde haremlik ve selamlık olarak ayrılan eğlence alanları, Türkiye’den gönderilen daha muhafazakar imam ve din kültürü öğretmenleri ve Kıbrıslı Türklerin eğitim sistemini ve müfredatını kontrol altına almaya yönelik girişimlerden ötürü de kendilerini tehdit altında hissediyorlar.

 

Kıbrıslı Türk yönetimi üzerindeki, Türkiye’den gelen ve sayıları giderek artan kişilere vatandaşlık verilmesi konusunda süregelen baskı ve Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki değişen nüfus yapısı da ciddi kaygılara neden oluyor. Türkiye vatandaşlarının sayısındaki bu artış, adadan ayrılan Kıbrıslı Türklerin sayısındaki artış ile bir araya geldiğinde, bu vaziyet, yakın bir gelecekte Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarında azınlık olarak kalmaları sonucunu doğurabilir. Kesin sayının ne olduğu tartışmalı olsa da yapılan araştırmalar, herhangi bir zamanda Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplam 400 bin kişilik nüfusun yarısının Türkiye vatandaşı olabileceğine işaret ediyor. Diğer yabancı yerleşiklerin bu sayıya dahil edilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türkler azınlıkta kalıyor.[5] Nüfus yapısındaki bu değişim, Kıbrıslı Türklerin uzun vadedeki varoluşları ve kimlikleriyle ilgili soruları gündeme getirmenin yanı sıra Kıbrıs konusundaki bir çözümün mahiyetinin değiştirilmesi riskini de taşıyor.

 

Aralık 2019 tarihinde, Türkiye’deki basında, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde bir deniz üssü kurmayı planladığı haberlerine yer verildi. Bu haberlere göre, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı bir uzman ekip, üs için bölgede yer analizine dönük keşif çalışmalarında bulundu. Bu planlar arasında yeni askeri bölgeler ile deniz tesislerinin inşa edilmesi de yer alıyor. Türkiye, ayrıca, önceleri, Kıbrıs’ın kuzeyinde, Doğu Akdeniz’de faaliyet gösterecek insansız hava araçları için bir havalimanını da kullanmaya başlamıştı.

 

2004 yılında Annan Planı’nın başarısızlığa uğramasından sonra başlayan ve bugüne dek devam eden hızlı inşaat ve kalkınma da adadaki federal çözümü giderek artan bir derece karmaşıklaştıran bir diğer unsur. 1963’teki etnik çatışmalar ile 1974 senesindeki taksimin neticesinde, kuzeyde yaşayan 150 binden fazla Kıbrıslı Rum, arkalarında 1.350 milyon dönüm (551.844.058 m2)—ki bu sayı, kuzeydeki tüm özel mülklerin yüzde 80’ine tekabül ediyor—bırakarak güneye kaçmak zorunda kaldı. O dönemde güneyde yaşayan 50 bin kadar Kıbrıslı Türk ise kuzeye kaçtı. Şimdilerde devasa oteller ve kumarhaneler sahil boyunca birbirleri ardında uzanırken esasen Kıbrıslı Rumlara ait olan ve önceleri boş durumda olan araziler üzerinde benzer büyüklükte ev, üniversite ve gece kulüplerinin inşasına devam ediliyor. Fiziksel çevredeki bu değişikliğin, mülkiyet sorununun eski hale iade, tazminat ya da takas yoluyla çözülmesini gerektiren federal bir çözümü çok daha çetrefil bir hale getireceğine hiç kuşku yok. Nitekim bir yanda inşaatlar devam ederken, diğer yanda ise federal bir çözüme ulaşılması durumunda Kıbrıslı Rumlara iade edilecek ya da bu kişilerle takas edilebilecek eldeki boş arazilerin sayısı da giderek azalıyor.

 

Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması, Türkiye’den kontrolsüz olarak gerçekleştirilen nüfus nakli, Kıbrıslı Türklerin yaşamlarının her alanındaki baskılar—ki son kertede hayatta kalabilmek adına uyum göstermek zorunda kalacaklar—ve hayati nitelikteki tüm sektörleri ele geçirip, elde kalan boş arazilerin tümünü dolduran Türkiye sermayesiyle birlikte çok yakında tamamlanmış olacak.

 

Kuzeyin demografik, iktisadi, siyasi, dini, sosyal ve kültürel yapısının dizginleri boşanmış ve baş döndürücü bir hızla tahrif edilmesine ilaveten, Ocak 2018 tarihinde meydana gelen bir başka olay da günümüz Türkiye’sini simgeler hale gelen ifade özgürlüğü ve diğer temel hak ve hürriyetlere karşı hoşgörüsüzlüğün, Kıbrıs’ın kuzeyine de sirayet etmesinden çekinen Kıbrıslı Türkler için özellikle endişe vericiydi.

 

Kıbrıslı Türk gazetesi olan Afrika’nın, Ocak 2018 tarihinde, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik olarak gerçekleştirdiği harekatı “Türkiye’den bir işgal harekatı daha” şeklinde nitelendirmesinin ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’deki “kardeşlerine” gazeteye gereken cevabı vermeleri çağrısında bulundu. Yapılan bu çağrı üzerine çoğunluğu Türkiye kökenli olan yüzlerce gösterici, Afrika gazetesinin ofisini basarak binanın camlarını kırıp, taşlar ve demir çubuklar atarak gazetenin genel yayın yönetmenini de tehdit etti.

 

Sonuç

 

Kıbrıs’taki tüm bu gelişmeler, Kıbrıs ile Doğu Akdeniz bölgesindeki ve etrafındaki değişen dinamiklerle bir araya geldiğinde, federal bir çözümün sağlanması ihtimalini giderek daha ulaşılmaz kılıyor. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerinin tüm zamanların en düşük seviyesinde seyretmesi ve Kıbrıs açıklarındaki sularda gerçekleştirilen hidrokarbon arama faaliyetleri nedeniyle yaşanan gerilim de iyimser olmak için geriye çok az sebep bırakıyor.

 

Bu durum, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin “Kıbrıs halkı, bu kez farklı olacağını bilmeyi hak ediyor” ifadesine yer verdiği ve BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu 14 Kasım 2019 tarihli raporunda da tekrar edildi.[6]

 

Yine bu noktada, BM Genel Sekreteri Guterres’in görüşmelerin yeniden başlatılmasına ilişkin süregelen çabalarına ve BM Güvenlik Konseyi’nin, BM nezaretinde bir çözüme ulaşılması için taraflara ve ilgili tüm katılımcılara birçok kez yapmış olduğu siyasi irade ve taahhütlerini yineleme çağrılarına rağmen, federal çözüm için anlamlı bir sürecin yakın bir zaman içinde başlayabileceğine dair göstergelerin olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Guterres, Haziran 2018 tarihinde kıdemli bir BM görevlisi olan Jane Holl Lute’yi iki Kıbrıslı lider ve Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya’dan oluşan üç garantör devlet ile görüşmelerin BM himayesinde yeniden canlandırılması için gerekli şartların bulunup bulunmadığı hususunda görüş alışverişinde bulunması için görevlendirmişti. Lute’nin, şartların mevcut olması halinde, Guterres tarafından 2017 yılında önerilen çerçeveyi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderlerin önceki tarihli “yakınlaşmaları” ve görüşmelerin ne şekilde ilerleyeceğine dair teklif edilen yol haritasını da ihtiva edecek bir “şartname” kaleme alması gerekiyordu.

 

Ancak Lute tarafından gerçekleştirilen çok sayıda istişare, maalesef şartname konusunda bir uzlaşıya varılmasını sağlayamadı. Ekim ayında yapılacak seçimleri Akıncı’nın kazanması halinde görüşmelerin yeniden başlatılması konusunda küçük de olsa bir şans var. Zira aksi bir durumda, görüşmelerin süresiz olarak askıya alınmış bir halde kalması kuvvetle muhtemel gözüküyor.

 

55 yıldır siyasi olarak ayrı düşmüş bir halk ve 45 yıldır da fiziksel olarak ayrılmış bir ülke olan Kıbrıs bir daha asla yeniden birleşemeyebilir. Federal bir çözümün olmadığı bir durumda Kıbrıs’ın kuzey kesimi hızlı bir şekilde Türkiye ile kaynaşıp/çözülecek ve bu da adada fiilen daimi bir taksim anlamına gelecektir.

 

 

 

 

[1] UNESCO Dünya Mirası listesinde olan bu eser, altıncı yüzyılda Bizans İmparatorluğu döneminde bir kilise olarak inşa edilmiş, Osmanlıların İstanbul’u 1453 yılında fethetmesinin ardından camiye dönüştürülmüştü ve müze olarak açıldığı 1935 yılından beri tüm inançlardaki ziyaretçilere açıktı. Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, dünya çapında Hristiyanlar ile çok sayıda akademik ve korumaya yönelik çalışmalarda bulunan camiada kızgınlık ve şaşkınlığa neden olmuştu. Bu adım, aynı zamanda NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin de artmasına sebebiyet verdi.

 

[2] BM Güvenlik Konseyi’nin 1984 tarihli ve 550 sayılı kararı “Maraş’ın herhangi bir bölümüne kendi sakinleri dışındaki kişilerin yerleştirilmesine yönelik çabaları kabul edilemez olarak nitelemekte ve bu bölgenin Birleşmiş Milletler idaresine devredilmesi çağrısında bulunmaktadır.”

BM Güvenlik Konseyi’nin 1992 tarihli ve 789 sayılı kararı “1984 tarihli ve 550 sayılı kararın uygulanması maksadıyla, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kontrolü altında bulunan alanın, Maraş’ı da içine alacak şekilde teşmil edilmesi” çağrısında bulunmaktadır.

Kapatılmış durumdaki kentin açılmasına yönelik yeni hamleler üzerinde, BM Güvenlik Konseyi, 9 Ekim 2019 tarihinde Maraş meselesini kapalı bir oturumda ele aldı ve sonrasında da bir basın açıklaması yayımladı. Konsey, açıklamasında önceki Güvenlik Konseyi kararlarında yer verildiği şekliyle Maraş’ın statüsünün önemi hatırlatarak Maraş’la ilgili olarak bu kararlar doğrultusunda olmayan herhangi bir eylemde bulunulmaması gerektiğini teyit etti ve Konsey kararlarının uygulanmasının önemini vurguladı.

 

[3] Jack Straw, “Only a partitioned island will bring the dispute between Turkish and Greek Cypriots to an end,” Independent, Ekim 2017.

 

[4] “Turkish Cypriot leader warns Cyprus is facing permanent partition,” The Guardian, Şubat 2020.

 

[5] Mete Hatay, Kıbrıs’ın Kuzeyinde Nüfus ve Siyaset, s.42.

 

[6] BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs İyi Niyet Misyon Raporu, 14 Kasım 2019.

 



https://tr.boell.org/index.php/tr/2020/09/02/kibris-bir-daha-asla-yeniden-birlesemeyebilir

Sunday, 13 October 2019

Garantilerin bireysel veya toplumsal güvenlikle hiç bir ilgisi yoktur


 Esra Aygın 


Kıbrıs müzakerelerinde tarafların pazarlık paylarını yükseltmek, gözdağı vermek, yüksek perdeden konuşmak istediklerinde başvurabilecekleri en kolay konudur güvenlik ve garantiler. Savaş yaşamış, kayıplar vermiş, yerlerinden edilmiş, acıları yıllarca sömürülmüş iki toplumun da en hassas noktasıdır çünkü bu konu. Geçmişle hiç yüzleşmeden sadece kendi mağduriyetlerini tekrar tekrar yeniden üreten toplumların, yaşanmış ve bilinçaltında devam eden korkularına hitap ettiği için de çok kolay kullanılabilir, manipüle edilebilir, ve çarpıtılabilir. 

Çoğunlukla salt “garantiler kalksın” ile “garantiler devam etsin” pozisyonlarına indirgenerek kutuplaşma ve çekişmeye alet edilen güvenlik ve garantiler konusunda sağlıklı bir tartışma yapabilmek için önce mevcut Garanti Antlaşmasının neyi içerdiğini bilmek gerekiyor. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın imzasını taşıyan ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğmasına neden olan iki uluslararası metinden biri olan Garanti Antlaşması’nın, genel algının aksine, Kıbrıslı Türklerin toplumsal veya bireysel olarak korunması ile hiç bir alakası yoktur. 

Garanti Antlaşması’nın ilgili maddeleri şu şekildedir: 

Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı taahhüt eder. Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceği sorumluluğunu yüklenir. Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar. 

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler. Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.  

Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler. Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.

Bu maddelerde de görülebileceği gibi, Türkiye Yunanistan ve İngiltere, Garanti Antlaşması ile Kıbrıslı Türkleri değil, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini korumayı taahhüt etmişlerdir. Dolayısıyla, ‘garantiler devam etsin’ veya ‘garantiler kalksın’ üzerinden devam eden tartışmanın gerçekte Kıbrıslı Türklerin çözüm durumunda ihtiyaç duyacakları bireysel ve toplumsal güvenlikle hiçbir ilgisi yoktur. Dahası, Garanti Antlaşması’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini ve toprak bütünlüğünü korumayı, ve bölünmeyi - yani iki ayrı devleti yasaklamayı amaçladığı bilinçli bir şekilde gözlerden uzak tutulmaktadır. Güvenlik ihtiyacını askeri müdahaleye indirgeyen bu dar algı ve tartışma, Kıbrıslı Türklerin güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya değil, büyük güçlerin bölgesel çıkarlarını gözetmeye ve daha büyük pazarlıklar için avantaj elde etmelerine hizmet etmektedir. 

Güvenlik başlığı altında sağlıklı ve gerçekten toplumu gözeten müzakereler yürütebilmek için öncelikle Kıbrıs’ta yaşayan insanların korkularının ve endişelerinin ne olduğunu, çözüm durumunda ortaya çıkacak bireysel ve toplumsal güvenlik ihtiyaçlarını, ve bu ihtiyaçların en iyi hangi mekanizmalarla giderilebileceğinin tartışılması gerekmektedir. 

İki yıl önce Prof. Dr. Ahmet Sözen ve Dr. Alexandros Lordos direktörlüğünde yürütülen Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen geniş kapsamlı araştırma, Kıbrıs’taki toplumların korkuları, endişeleri ve çözüm durumunda ortaya çıkacak güvenlik ihtiyaçları ile ilgili önemli veriler ortaya çıkarmıştır. 

Bu araştırmaya göre, Kıbrıslı Türklerin çözüm durumunda en yaygın endişesi, adalet – diğer bir deyişle, federal devlet dairelerinden polise ve yargıya, tüm kurumların, tüm bireylere etnisitelerinden, dinlerinden, dillerinden bağımsız olarak adil davranması. Kıbrıslı Türkler arasında yaygın olan diğer korkular ise, aşırı sağcı ve fanatik unsurların saldırıları, ve federal devlette temsiliyet ile güç paylaşımında çıkması muhtemel sorunlar. 

Kıbrıslı Türklerin dile getirdiği bu endişelerin büyük çoğunluğunu askeri müdahale gibi sert ve tepkisel güvenlik yöntemleriyle ele almak mümkün değildir. Bu endişeleri gidermek için, bütünlüklü, etkin ve önleyici güvenlik politikalarına ihtiyaç vardır. Etnisite, din veya dile dayalı ayırımcılığın ciddi federal suçlar haline getirilmesi, nefret suçlarına sıfır tolerans, federal düzeyde insan hakları ve eşitliği gözetecek kurumlar gibi… Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde, federal Kıbrıs’ta toplumların ihtiyaç duyacağı güvenlik yapılarına dair de birçok yaratıcı öneri geliştirilmiştir. Bunlar arasında, etnisite, dil, ve dinden bağımsız hareket edecek idari ve yasal kurumların nasıl oluşturulabileceği, gerginliklere etkin şekilde müdahale edecek güvenilir ve adil mekanizmaların nasıl kurulabileceği, hem federal hem de kurucu devlet seviyesinde toplumun endişelerine cevap verebilecek güvenlik politikaları ve kurumsal düzenlemelerin neler olabileceği vardır. 

Dolayısıyla, yapılması gereken, sığ ve Kıbrıslılara hizmet etmeyen bir “Garanti Antlaşması kalksın/devam etsin” tartışması değil, ne tür bütünlüklü güvenlik mekanizmaları ile toplumun endişelerinin karşılanabileceğidir. Adil, etkin, önleyici ve toplumların endişelerini dikkate alarak oluşturulan güvenlik yapıları, askeri güvenlik çözümlerine duyulacak ihtiyacı da büyük ölçüde azaltacaktır.


Güvenlik Diyaloğu Projesi çerçevesinde yapılan araştırma ve öneriler için: https://www.interpeace.org/2017/06/innovative-security-approach/





Wednesday, 4 September 2019

Piri: "Türkiye'nin AB üyeliğini artık tartışmıyoruz"


 Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri Türkiye ile ilişkileri yorumladı: "Türkiye AB üyeliğine hiç bir zaman şu anda olduğu kadar uzak olmadı"

Esra Aygın & Rally Papageorgeou 
29 Mart 2019


Avrupa Parlamentosu bir süre önce Türkiye ile üyelik müzakerelerini durdurma kararı aldı? Bu noktaya nasıl gelindi? 

Piri:Ben Türkiye’nin AB sürecini destekleyen bir kişiyim. Ama demokratik bir Türkiye’nin... 2014 yılında raportörlük görevini üstlendiğimde işler 10 yıl önce AKP’nin yeni iktidara geldiği zamanki kadar olumlu değildi. Ancak 2014’te Avrupa Parlamentosu, son 10 yılda yaptığı gibi, belli başlıkların açılması çağrısı yaptı. Çünkü Türkiye üzerinde pozitif baskı kurmak için tüm enstrümanların kullanılması gerektiğini düşünüyorduk. Ancak dürüst olmak gerekirse, bu enstrümanlar hiç kullanılmadı. Müzakere başlıkları hiç açılmadı. Bu sırada da Türkiye’de durum kötüleşmeye devam etti. 2016 yılında üyelik müzakerelerinin dondurulması çağrısı yaptık. 
Daha sonra, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi, bunun pek çok açıdan demokratik bir anayasa olmadığını açıkça ifade etmesine rağmen, anayasa referandumuna gidildi. 
Bizler Avrupa Parlamentosu olarak geçen yıl, insan hakları konusunda da herhangi bir iyileştirmenin olmadığı bir durumda,  bu anayasanın hiçbir değişiklik yapılmaksızın uygulanmasının bizim için bir kırmızı çizgi olacağını ortaya koyduk. Ancak bu anayasa uygulandı. Anayasa bir ülkedeki en temel yasadır. Temelin bu denli antidemokratik olduğu bir durumda bu ülke ile oturup üyelik konuşmanın hiç bir kredibilitesi olmaz. Bu nedenle bu yıl üyelik müzakerelerinin resmi olarak askıya alınması çağrısında bulunduk. Bu, Türkiye’nin artık aday ülke olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye hala adaydır, ancak ilerleme görmediğimiz taktirde artık AB üyeliğini tartışmıyoruz. 
Türkiye’deki durumda – ki hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, insan hakları ve özgürlükleri, sivil toplum gibi şeylerden bahsediyorum -  
olumlu bir değişiklik olmaması durumunda seçimlerden sonra oluşacak parlamentonun da yeni şeyler söyleyebileceğini düşünmüyorum. 

Bu, Türkiye’nin tam üyelik yerine AB ile özel bir ilişki içerisinde olması anlamına mı geliyor? 
Piri:2004’te üyelik müzakereleri başladığından beri Türkiye-AB arasında diğer ülkelere göre farklı bir süreç yaşandı. Türkiye, ‘üyelik müzakeresi yapıyoruz’ deyip müzakerelerin sonucunu açık veya belirsiz bıraktığımız tek ülke. Bunun nedeni, Türkiye’nin üyeliğinin bazı ülkeler açısından çok tartışmalı olmasıydı. ‘Türkiye AB’nin tam üyesi olacak mı?’ Şu an bu soruyu sormak için en kötü zaman herhalde, çünkü Türkiye, AB üyeliğine hiçbir zaman şu anda olduğu kadar uzak olmadı. Ancak bu olasılığı dışlamıyorum. Bu olasılığı dışlamak istemiyorum. Bu olasılığı dışlamanın Türkiye vatandaşlarına da haksızlık olduğunu düşünüyorum… Ancak bu Türkiye değil. 

Türkiye AB yolunda ciddi reformlar yaparken AB’nin üyelik müzakerelerinin sonucunu açık bırakması bir hata mıydı? AB’den farklı bir yaklaşım bugün Türkiye’nin başka bir yerde olmasına yardımcı olur muydu?
Piri: Evet. Bir çok şekilde Türkiye’yi çok daha fazla teşvik edebilirdik. Ve işler kötüleşmeye başladığında Türkiye’yi yeniden AB sürecine çekmek için başka enstrümanlar kullanmalıydık. Bunları hiç kullanamadık çünkü yeni müzakere başlıklarını hiç açmadık. Bu beni çok öfkelendiriyor.  Bildiğiniz gibi Türkiye ile üyelik müzakereleri 2004’te başladı ve açıkçası, 2005’te sona erdi. Dürüst olalım: Hiç bir zaman Türkiye ile gerçek bir üyelik müzakeresi yürütmedik. Şimdi ise, sanki süreci durdurmuş gibi yapıyoruz. Hiç bir zaman bir süreç söz konusu olmadı ki! Neden tüm müzakere başlıklarını açıp Türkiye’yi teşvik etmedik? Neden yılda 700 milyon euro üyelik-öncesi finansman sağlarken siyasi olarak etkili olabileceğimiz müzakere başlıklarını açmadık? Bu, süreçte yaptığımız büyük bir hataydı. 

Doğu Akdeniz’de hidrokarbon araştırmaları nedeniyle gerginlikler yaşanabileceğine dair endişeler var. AB bölgedeki gerginliği düşürmek için ne yapabilir?
Piri:AB liderleri bu konuda kafa yoruyor ama bir şey yapmıyorlar. İstikrarsız bir ekonomiye sahip otoriter bir Türkiye, orta ve uzun vadede Kıbrıs için de, komşu ülkeler için de, tüm bölge için de çok daha tehlikelidir. Ekonomik olarak istikrarlı, demokratik bir Türkiye tüm AB vatandaşlarının çıkarınadır. AB liderleri bundan hareketle bir strateji oluşturmalıdır. Türkiye’nin AB’den giderek daha fazla uzaklaşmasını ve tehdit haline gelmesini nasıl engelleyebiliriz? Elimizdeki hangi araçları Türkiye’yi AB’ye yaklaştırmak için kullanabiliriz? Bunu yapmıyoruz. Ben, bu konuda uzun-vadeli bir strateji görmüyorum. Çok kısa-vadeli düşünüyoruz. Bir stratejimiz yok ve sadece açıklama yapıyoruz. Bu, ne Kıbrıslıların, ne de diğer AB vatandaşlarının güvende hissetmesine yardımcı oluyor. Bu Türkiye’deki demokratlara da yardımcı olmuyor. Beni öfkelendiren bu. Ve biz eğer Türkiye ile ilgili bile bir strateji geliştiremiyorsak Çin ile Rusya ile nasıl mücadele edeceğiz? 

Türkiye – AB ilişkilerinde gelecekte bir iyileşme umudu var mı?
Piri:Türkiye petrol ve doğalgazı olmayan açık bir ekonomi. Ve en büyük yatırımcısı da Avrupa Birliği. Türkiye’nin ekonomik gelişmeye, dolayısıyla da AB’ye ihtiyacı var. Bunu neden hiç kullanmıyoruz? Türkiye NATO üyesidir, AGİT üyesidir ve Avrupa Konseyi üyesidir. 70 yıldır Türkiye’nin yönelimi hep batıya taraf olmuştur. Türkiye’deki birçok insanın yönelimi batıya taraftır. Türkiye’deki sivil toplum, çoğu doğu Avrupa ülkesinden çok daha güçlüdür. Önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Türkiye’de 4 yıl boyunca seçim olmayacak. Hükümetin bu süreyi normalleşmek için kullanacağını düşünüyorum. Eğer petrolünüz yoksa, gazınız yoksa, açık bir ekonomi iseniz, insanlarınızın yarısını karşınıza alamazsınız. Normalleşmeniz gerekir. 

AB üyesi ülkelerde aşırı sağ ve popülizm yükselişte. AB’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Piri:Herkes AB’nin şimdiki gibi devam edemeyeceğini görüyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz birçok risk var. Mülteci krizinden iklim değişikliğine, Brexit’ten Trump’a... İnsanlar AB’den çözümler bekliyorlar. Bunun sorumluluğunu hissediyorum. Ancak AB’nin değişmesinin ve çözüm üretmesinin ne kadar zor olduğunu da görüyorum. Dolayısıyla, bu Avrupa Parlamentosu seçimleri kritik bir seçim olacak. Sorunların çözümüne katkıda bulunamayacağını bildiğimiz bir parlamentoya mı oy vereceğiz? Şu anda yapılan kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, %35’i AB karşıtlarından oluşacak bir parlamento neyi çözecek? Bu kadar sorunla karşı karşıya olduğumuz bir ortamda cesur politikalara ihtiyacımız var. Cesur adımlara ihtiyacımız var. AB bugüne kadar yaptığı gibi günü kurtaracak politikalara devam edemez. Çünkü hiç bir soruna çözüm üretemiyoruz. Avrupalı siyasetçilerin bu aciliyeti hissettiğini düşünüyorum ama adım atmaları için AB yurttaşlarından açık ve cesur bir baskı gelmeli. 



Tuesday, 27 February 2018

Doğalgazı gerginlik değil diplomasi çözecek


Esra Aygın

Sondaj gemisi Saipem 12000, ENI/KOGAS adına Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Münhasır Ekonomik Alan (MEB) olarak ilan ettiği bölgedeki Blok 3’e girmeye çalıştığı 9 Şubat’tan beridir Kıbrıs’ta gerginlik günbegün tırmanıyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri, 6 Şubat’ta Blok 3 de dahil olmak üzere, Kıbrıs'ın güneyinde 22 Şubat tarihine kadar sürecek askeri tatbikatlar için bir NAVTEX yayınlamış, 9 Şubat’ta da Türk Deniz Kuvvetleri, Saipem 12000’in Blok 3’teki hedefine varmasına engel olmuştu.

Geçtiğimiz hafta başında Türk Silahlı Kuvvetleri ikinci bir NAVTEX yayınlayarak aynı bölgeyi 10 Mart’a kadar rezerve etmiş olsa da, Saipem 12000, ilk NAVTEX sona erdikten sonra 23 Şubat günü yeniden Blok 3’e doğru ilerlemeye çalışmış,
Türk savaş gemileri ile neredeyse çarpışmaya neden olan bir gerginlik yaşamıştı.

Doğan Haber Ajansı’nın yayınladığı telsiz iletişimine göre, Saipem 12000 ve bir Türk savaş gemisi kaptanı arasında geçen konuşma şöyle:
Saipem 12000: “Çekilin yoksa ikimiz de batacağız.”
Türk savaş gemisi: “Hızımızı ve rotamızı kontrol edemiyorum.”
Saipem 12000: “Hızınızı ve makinalarınızı kontrol edebiliyorsunuz, bunu görebiliyorum.” 
Bu iletişimin ardından, Saipem 12000 son anda rotasını değiştirerek muhtemel bir çarpışmayı engellemişti.

İkinci girişim de başarısız olunca İtalyan ENI, Blok 3’teki Supya-1 kuyusunu kazma planını şu an için rafa kaldırmış durumda. Sondaj gemisi Saipem 12000 Kıbrıs’tan ayrılıyor ve bir sonraki görev yeri olan Fas’a gidiyor. ENI yöneticisi Claudio Descalzi, geçtiğimiz hafta, sorunun çözümü için diplomasiyi işaret edip “Küresel, Avrupa, Türk, Yunan ve Kıbrıs diplomasisinin bir çözüm bulmasını bekliyoruz” demişti.

Saipem 12000 Blok 6’yı sorunsuz kazdı
Sondaj gemisi Saipem 12000, Blok 3’e gitme girişiminden önce ENI/TOTAL konsorsiyumu adına Blok 6’da Calypso 1 kuyusunu kazmış ve ENI, Amerikan borsasına, Calypso 1’de "umut vadeden bir gaz keşfi" yapıldığını açıklamıştı. Türkiye Blok 6’daki Calypso 1 sondajına müdahale etmemişti.

Blok 6 ve Blok 3’ün farkı ne?
Kıbrıs’ın etrafındaki sularla ilgili iki ayrı anlaşmazlık var. Birincisi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin MEB olarak ilan ettiği Blok 1, 4, 5, 6 ve 7’nin bir kısmı Türkiye’nin kendi Kıta Sahanlığı olarak açıkladığı bölge ile çakışıyor (Resim 1).













İkincisi, Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs’ın MEB’inin yarısının kendilerine ait olduğu argümanından yola çıkarak, Eylül 2011’de Türkiye ile bir Kıta Sahanlığı Delimitasyon Anlaşması imzaladılar ve Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) belli alanlarda doğalgaz araştırma lisansı verdiler. (Bu anlaşma geçtiğimiz hafta altı yıl daha uzatıldı.) Bu alanların da bazıları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin MEB olarak ilan ettiği alandaki Bloklar 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 ile çakışıyor (Resim 2).














Resim 1’de açıkça görüldüğü gibi, Blok 6’nın yaklaşık %40’lık bir bölümü Türkiye’nin Kıta Sahanlığı olarak belirlediği alana giriyor. Ancak Blok 6’daki Calypso 1 kuyusu bu alanın dışında. Blok 3 ise tamamıyla Kıbrıslı Türklerin hak iddia ederek TPAO’ya araştırma hakkı verdikleri alanla çakışıyor (Resim 2).

Bu yılın ikinci yarısında, Amerikan-Katar konsorsiyumu ExxonMobil/Qatar’ın sondaj yapmayı planladığı Blok 10 ise, ne Türkiye’nin ne de Kıbrıslı Türklerin hak iddia ettiği alanlara giriyor. Her ne kadar Kıbrıs Türk tarafının bu konudaki söylemi sertleşmiş olsa da -  son olarak Ekonomi ve Enerji Bakanı Özdil Nami tüm bloklarda hak iddia etmişti - genel beklenti Blok 10’daki sondajın sorunsuz gerçekleştirileceği yönünde.








(Blok 1, 4, 5, 7 ve 13’te henüz doğalgaz araştırma lisansı verilmedi



Bu yıl içinde planlanan bir diğer sondaj ise, Fransız Total tarafından Blok 11’de, ki bu Blok da Türkiye veya Kıbrıslı Türklerin hak iddia ettiği alanlara girmiyor.

Blok 12’nin %30’luk bir kısmı Kıbrıslı Türklerin hak iddia ettiği alana girse de, geçmişte Noble tarafından kazılmış olan Afrodit kuyusu bu alanın dışında kalıyor.

ENI muhtemelen lisanslarından vazgeçecek
Total ile birlikte hareket ettiği Blok 6 ve giremediği Blok 3 dışında ENI’nin Blok 2, ve 9’da KOGAS ile ortak, 8’de ise tek başına doğalgaz araştırma lisansı var. Sözleşmesi gereği ENI’nin Blok 2, 3 ve 9’da iki kuyu daha kazması gerekiyor ki, bu blokların hepsi Kıbrıslı Türklerin hak iddia ettiği alanlarla çakışıyor. ENI’nin bu Bloklardaki herhangi bir sondaj girişiminin, Türkiye’nin Blok 3’tekine benzer bir tepkisi ile karşılaşması çok muhtemel. Bu nedenle sektördeki genel görüş ENI’nin Blok 2, 3, 8 ve 9’dan feragat edeceği yönünde.

Türkiye sondaja başlıyor
Türkiye’nin yakın gelecekte, Norveç’ten satın aldığı sondaj gemisi Deepsea Metro 2 ile Blok 3 ve diğer çekişmeli alanlar da dahil olmak üzere (Resim 2) Kıbrıs sularında TPAO’ya lisans verilen alanlarda doğalgaz araştırmalarına başlaması bekleniyor.

Liderlere şimdi ihtiyaç var
Bu şartlar altında, tarafların kendi haklılıkları içinde boğuldukları, sert, tehditkar açıklamalar kimseye fayda etmeyecek ve sorunun çözümü bir tarafa, gerginliğin daha da artmasına neden olacaktır.

Kıbrıs sorunu tarihinde katı açıklama ve tutumlar hiçbir zaman diğer tarafın “yola gelmesini” sağlamamış, aksine, karşılığında daha da sert adımlar ve politikalar getirmiştir. Bu gerginlik politikalarından en büyük zararı görecek olanlar ise Kıbrıs’ın sıradan insanlarıdır.

Miktarı ve henüz ticari olup olmadığı bile belli olmayan Kıbrıs doğalgazı nedeniyle ortaya çıkan ve daha da büyüme potansiyeli taşıyan gerginliğin aşılmasının tek çaresi tarafların bir an önce sert açıklamalara son verip bir araya gelmesidir. Bu sorun tehditler, savaş gemileri ve karşılıklı gerginliği tırmandırma politikaları ile değil, ancak masada konuşarak çözülebilir. 

Bu gerginliğin daha da büyümeden kontrol altına alınmasında en büyük sorumluluk Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı ve Kıbrıslı Rum lider Nikos Anastasiadis’e düşmektedir. İki lider şimdi konuşmazlarsa ne zaman konuşacaklar? Liderlik zor günlerde gereklidir. Ortalık sütlimanken konuşmak liderlik değildir...




Wednesday, 12 July 2017

Çözüme dokunduğumuz 10 günden notlar...

Esra Aygın

Geçtiğimiz hafta İsviçre’nin Crans-Montana kentinde adadaki iki taraf ve garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın katılımı ile yeniden toplanan Kıbrıs Konferansı, Kıbrıs sorunun federal bir çerçevede çözülmesi adına tarihi bir fırsattı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs sorununun temel unsurları olarak belirlediği yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet, toprak, Türk-Yunan vatandaşlarına eşdeğer muamele, ve güvenlik ve garantilerde iki tarafça kabul edilemeyecek aşırı pozisyonları eleyerek oluşturduğu çerçeve içerisinde karşılıklı cesur adımlar atılabilseydi bugün çok farklı şeyleri konuşuyor olacaktık.

Diplomatik bir kaynağın dediği gibi, Kıbrıslılar Crans Montana’da çözüme dokundular. “Ancak çözüm parmaklarının arasından kayıp gitti.”

Konferansın sürdüğü 10 gün boyunca ve sonrasında görüştüğüm uluslararası diplomatik kaynaklara göre:

·      Türkiye, uluslararası toplumu, Crans-Montana’ya çözüm için geldiğine ve bunun için adım atmaya hazır olduğuna ikna etmiş durumda. Kıbrıslı Rum ve Yunan kaynaklar dahi, Türkiye’nin esneklik göstererek önemli adımlar attığını kabul ediyor. Genel görüş, Türkiye’nin konferans boyunca, Kıbrıs’ta ‘yenilmiş’ veya ‘Rum tarafı ne istediyse vermiş’ görünmemek kaydıyla tüm konuların çözüm bulunana kadar müzakere edilmesine ve bir anlaşmaya varmaya hazırlıklı olduğu yönünde.

·      Buna karşın, uluslararası toplum, 50 yıllık müzakere tarihinde hep direk olarak Türkiye ile masaya oturmayı talep etmiş olan ve Crans-Montana’da bunu başarmış olan Kıbrıs Rum tarafının, hem Kıbrıs’taki güvenlik ve garantiler yapısını değiştirmek hem de Kıbrıs sorununu çözmek için eline geçen bu fırsatı iyi değerlendiremediği görüşünde.

Türkiye, konferansın başladığı gün, çözümün ilk gününde önemli miktarda askerin çekilmesi ve geriye kalan askerlerin çekilmesinin federal Kıbrıs’ın işleyişine bağlı olarak takvimlendirilmesi önerisini getirdi ve Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğinin garanti altına alınması halinde güvenlik ve garantiler konusunda daha ileri öneriler getirebileceği mesajını verdi. Konferansın akıbetini belirleyecek akşam yemeğinden hemen önce ise Türkiye, Genel Sekreter’e sözlü olarak, tüm unsurlar üzerinde anlaşmaya varılmış nihai bir paket çerçevesinde Garanti Antlaşması ve tek yanlı müdahale hakkından federasyonun işlediğinin görülmesi ile vazgeçebileceğini ifade etti. Tek noktada kalacak İttifak Antlaşmaları’nda da yeri olan 650 askerin varlığının ise, üzerinde anlaşılacak bir süre sonra gözden mi geçirileceğine (review clause), yoksa askerin tamamıyla mı çekileceğine (sunset clause) Başbakanların gelip karar vermesini önerdi. Rum tarafı ise bu önerileri yazılı olarak talep etti ve bu olmadan Başbakanların gelmesine karşı çıktı. 

·      Müzakerelere yakın kaynaklar, yazıya dökülen önerilerin, kabul edilmeseler bile gelecekteki müzakereler için bir emsal oluşturduklarını, bu nedenle Türkiye’nin söz konusu önerileri yazılı vermekten kaçınmış olabileceğini vurguluyorlar.

·      Genel görüş, Türkiye’nin sözlü açılımında samimi olup olmadığının bilinemeyeceği, ancak Rum tarafının bunu test etme fırsatını kaçırdığı yönünde. Bu arada, Türk kaynaklar Türkiye'nin Crans Montana'da Genel Sekreter'e tek yanlı müdahale hakkından vazgaçebileceği mesajını verdiğini reddediyorlar. 

·      Anastasiadis’in konferans boyunca yakın çalışma arkadaşları tarafından baskı altına alındığı ve yönetim ve güç paylaşımında Kıbrıs Türk tarafına çok fazla taviz vermekle suçlandığı belirtiliyor. Anastasiadis’in sıklıkla ‘yalnız ve ürkmüş’ bir görüntü çizdiği ise konferansın uluslararası katılımcılarının ortak görüşü.

Konferansta sunduğu ilk önerilerde dönüşümlü başkanlık nosyonuna karşı olduğunu belirterek Genel Sekreter’in çizdiği çerçevenin dışında kalan Kıbrıs Rum tarafı, Genel Sekreter’in gelmesine bir gün kala hazırladığı yeni önerilerde dönüşümlü başkanlığı, tek listeden olması kaydıyla kabul etti, Türk ve Yunan vatandaşlarına eşdeğer muamele başlığı altında daimi ikamette Türk ve Yunan vatandaşları arasında 1/4 oranını teklif etti ve güvenlik ve garantiler başlığı altında öteden beri ortaya koyduğu ve Türk ve Yunan askerlerini dışarıda tutan uluslararası polis gücünde 1/3 oranında Türk ve Yunan askerleri olmasını önerdi.

·      Kıbrıs Rum tarafının söz konusu önerileri, Türk tarafınca tatmin edici bulunmasa da, uluslararası diplomatik kaynaklar, bu önerileri, bugüne kadar ‘kabul edilmez’ olarak nitelenen dönüşümlü başkanlık ve Türk-Yunan vatandaşlarına eşdeğer muamelenin ilk kez kamuoyuna açık ve resmi olarak kabul edilmiş olması açısından önemli buluyor.

·      6 Temmuz Perşembe günü kendi deyimi ile ‘karar anı’ için Crans Montana’ya gelen BM Genel Sekreteri için kırılma noktası, Türkiye’nin garantiler ve müdahale hakkından vazgeçmeye ve askeri tamamen çekmeye hazır olduğu sinyaline karşın Rum tarafının bunu yazılı almakta ısrar etmesi ve Kıbrıslı Türklerin talebine yakın dönüşümlü başkanlık önerisini çözümün 1. gününde 0 asker 0 garanti şartına bağlaması oldu.

Genel sekreter yaklaşık 5 saat süren yemekte tarafların pozisyonlarının uzlaştırılabilir olmadığına karar verdi ve sabaha karşı düzenlediği basın toplantısında konferansın başarısızlıkla sonuçlandığını açıkladı.

Başarısızlığın ana sorun güvenlik ve garantiler gibi görünse de, taraflar buna bağlı olarak dönüşümlü başkanlık, mülkiyette duygusal bağ, haritanın son hali ve Türk ve Yunan vatandaşlarına eşdeğer muamelede de ortak bir noktada buluşamadı.

BM ne yapacak

BM’nin bu konferansı, Kıbrıs çözüm sürecine hem zaman, hem para hem de insan kaynağı açısından yatırım yapmaya devam edip etmeyeceğine karar vermek için temel alacağı en başta açık şekilde ortaya konmuştu. Yeterli istek ve iradenin görülmemesi durumunda BM’nin konferansı 3-4 günden fazla uzatmayacağı da gelen net mesajlar arasındaydı.

BM’ye yakın diplomatik bir kaynak ”Hiçbir yere varmayan müzakereler çerçevesinde aynı konuları tekrar tekrar konuşmak artık BM için bile mantıksız,” diye konuştu.

Kaynağa göre, bundan sonra BM’nin sürece dahil olabilmesi için tek yol, iki liderin Genel Sekreter’den taraflarla yaptığı görüşmeler çerçevesinde açıkta kalan temel unsurlarla ilgili çözüm önerilerini taraflara sunmasını talep etmesi. Ancak bugünkü şartlarda bu pek olası görünmüyor...